22 Kasım 2010 Pazartesi

Sadece Futboldan Anlayan, Futboldan da Anlamaz

Böyle bir adam işte Cantona. Futbolu çok da geç sayılmayacak bir yaşta bırakmasının tek nedenini "Şimdiye kadar kendime yetecek kadar çok para kazandım bu işten. Daha fazla kazanmak istemenin mantığını anlayamıyorum." diyerek açıklayan bir adamdan beklenen açıklamalar aslında. Belki Altın Top, Altın Ayakkabı veya Dünyada Yılın Oyuncusu gibi ödüller kazanmadı. Belki Kariyerine büyük kupalar, finaller sığdurmadı. Ama hepsinden önemlisi muhalif bir duruş sergiledi hayata karşı. Futbolu "uyutmak" için değil "uyandırmak" için kullandı her zaman. Tam bir sanat düşkünü oldu hayatı boyunca. Kaç tane futbolcu tanıyorsunuz resim yapıp, fotoğraf çekip sergi açan? Veya kaç tane futbolcu vardır Fassbinder'in, Fellini'nin, Pasolini'nin, Rauschenberg'in, Antonin Artaud'nun adını bilen veya hayatında bir kez dahi duymuş olan? Bizlerin bile bilmiyor olması bir eksiklikken bir futbolcudan beklenenden fazlası bunlar öyle değil mi? Bildiğimiz futbolcu modelleri pahalı arabalara binip, gece kulüplerinde eğlenen ve tam bir pop ikonu haline gelmiş insanlar. Bankalarla olan tek ilişkileri hesaplarına yatırılan paraların miktarını ve akışını kontrol etmek. Peki Cantona'nın ve benzerlerinin -ki başka bir benzerini henüz göremedim- bankalara olan bakış açısı? Buyrun:

“Bugünlerde sokaklara çıkınca ne oluyor ki? Ya da ortalığı yakıp yıkınca? Bu hiçbir şeyin yolu değil. Bence insanlar bankalardan tüm paralarını çekmeli. Ekonomik devrim ancak böyle olabilir. İnsanlar çevrenizde bu kadar mutsuzken siz mutlu olamazsınız. Ama devrim gerçekleştirmek gerçekten çok kolay. Sistemin merkezi bankalarsa o zaman bankalar imha edilmeli. Üç milyon insan doğrudan bankalara gidip ne kadar parası varsa çekmeli. Üç milyon, 10 milyon insan bankaları çökertebilir. İşte gerçek devrim bu. Çok karışık birşey değil bu. Sadece gidip paralarımızı çekeceğiz. Silah yok, kan yok ve buna benzer hiçbir şey yok. Bizi başka şekilde dinleyeceklerini sanmıyorum. Sendikaların da bize zaman zaman akıl vermesi lazım”

11 Kasım 2010 Perşembe

Holiganizm: İyi mi Kötü mü?

Aslında sosyolojik bir araştırma konusu olabilir bu pek tabi. Bazen düşünüyorum da Uluslararası İlişkiler okuyup bitirme projemi "Uluslararası Barışta Sporun Rolü" üzerine almışsam, sosyoloji öğrencisi olsaydım "Holiganizmin Çevresel Nedenleri" gibi bir konu seçebilirdim kendime. Öncelikle Holiganizmin "bilinen" tanımını yapmak gerek: "gittiği ortamı dağıtan, içkici, şamatacı, haşarı bir karakter." İngilizler bu tanımı kullanıyorlar holiganlar için. Biraz tanıdık geldi değil mi? Etrafımızda gördüğümüz taraftar profili "cuk oturuyor" adeta.
Pazartesi günü oynanan Beşiktaş - Kasımpaşa maçı sonrası Taksim'de McDonald's'ın (reklama girmez umarım) önünde 3 genç, Kasımpaşa taraftarlarınca -ki taraftar demek ne kadar doğru oluyor bilemiyorum- öldüresiye dövüldü. Belirtmem gereken en önemli nokta ise bu üçlüden birinin kız olması: "Yok Artık!"... Bu gençler ne provakasyon yapan Beşiktaş taraftarı ne de Kasımpaşa'nın en büyük rakibi Fatih Karagümrük'lü. Tek suçları bir tanesinde siyah beyaz bir eşofman altı olması. Çevredekilerin yardımları olmasa belki daha da ciddi sonuçlara yol açabilecek kadar fena dayak yemişler. Evet kız bile fena dayak yemiş.
Ülkemizdeki holiganizm bu şekilde işlemekte maalesef. Farklı renklere karşı olan saygısızlık şu anda Türkiye'nin en büyük politik ve sosyal sorunu olarak çıkıyor karşımıza. Bu "farklı renkler" söylemini istediğiniz gibi algılayabilmek size kalmış. Ancak şu bir gerçek ki -misal- Fenerbahçeli isen kırmızı giyemezsin, Galatasaray tribününde Lacivert montla oturamazsın, Beşiktaşlıysan renkli, özellikle de sarı kıyafetin olmamalıdır bazılarına göre. Durumun önemini açıklayabilmek adına, Fenerbahçe kulüp binasında, içerisinde kırmızı rengi barındıran bir kravat veya bir elbise giymen mümkün değil. İş tanımlarında bunu yazılı olarak belirtmeseler dahi sözlü olarak uyarıyorlar seni. Bilmiyorum aynı şeyler Galatasaray, Beşiktaş veya diğer kulüpler için de geçerli mi?

Türkiye'de gördüğümüz holiganizmi İngiltere'dekine benzetmek mümkün. İkisinin de temelinde nefret, ekonomik bozukluklar ve kendini ifade etme çabaları gelmekte. İkisinin ayrıldığı tek nokta ise İngiltere'deki holiganların bu davranışlarını muhalif bir duruş sergilemek amacıyla yaptıkları. Bu insanlar hayata, düzene, siyasete, kraliçeye, takım patronlarına muhalifler. Bu durumu holiganzimin doğduğu yer olan İskoçya'dan anlamak mümkün zaten. Birleşik Krallık'a muhalif tutum sergileyen taraftarlar kendilerini en iyi ifade edebildikleri yere yani stadyumlara doluşup "Fuck the Queen" tezahüratları eşliğinde "holigan" oldular bir kesime göre ve toplumdan iyice dışlandılar. Ne de olsa kraliçeye duyulan saygıyı göstermenin tek yolu onları bu şekilde yaftalamaktı; çözümü de holigan olarak değerlendirmekte buldular. Aynı durum Arjantin'de de söz konusu. Tarih boyunca darbelerle, baskıcı yönetimlerle, generallerle boğuşan Arjantinliler özgürlüklerini dile getirebildikleri alanlar olarak görmüşlerdir stadyumları. Stadlarda sergiledikleri duruşu meydanlara taşısalardı, hayatlarıyla ödeyeceklerinin bilincindeydiler çünkü. Onlar için stadları tam bir mabet, tam bir direniş merkeziydi. Mutlu olabildikleri tek yer o mabetleriydi her zaman. Onlar için futbol bahane, başkaldırı şahaneydi. Çikolatanın mutluluk verici etkisinden ötürü Boca Juniors'un sahasının adı da "La Bombonera" yani "Çikolata Kutusu" değil miydi zaten? İtalya'nın ezilen halkı güneylilerin (Avrupa'nın Arjantinlileri bir nebze) temsilcisi Napoli için de değişen bir durum yoktu. Kuzey tarafından her seferinde ezilmiştir güney halkı İtalya'da. Kuzey zengin ve varsıldır, güney ise fakir, aç ve yoksul. Kuzeyliler Güneylileri beslemek zorunda değildir verdikleri vergilerle. (Ne kadar benziyor "bir yerlere" değil mi?) Maradona niçin Napoli'yi seçti sanıyoruz ki? Aslında Napoli Maradona'yı seçmişti. Diego için aşina olmadığı hiçbir şey söz konusu değildi bu şehirde. Napoliler'in ünlü bir tezahüratı vardır ve durumu müthiş özetler: "Yarın yine borçlarım olacak ama bu akşam kral benim!"

Egemen sınıfa göre ise bu tutumlar holiganlıktan başka bir şey ifade etmiyor. Sahip oldukları gücü, bir avuç futbol seyircisine kaptırmak istemiyorlar pek tabi ki. Ve yaftalamak kolay: "Holigansınız siz!" Onlara göre hepsi barbar hepsi medeniyetsiz. İsterdim ki bizim holiganizmimiz de Arjantin'in ki İskoçya'nın ki Napoli'nin ki gibi olsun. İsterdim ki bir amacımız olsun bu taşkınlıkları yapmak için. Bir yerlerde haykırmak gerekiyor haksızlıklara, sansürlere, engellere, yasaklara karşı. Keşke bunlar stadyumlar olsa. Keşke öyle yesek holigan sıfatını. Benzinciyi basıp içerdekileri dövenler, Taksim'de siyah beyaz eşofmanlı çocukları pataklayanlar, kırmızıdan, lacivertten, sarıdan, yeşilden nefret edenler "güçlülerce" yapıştırılan holigan etiketini hak etmiyorsunuz. Çünkü egemen sınıfa göre holiganlar onlara karşı olan, muhalif duruş serigleyen ve düzene başkaldıran insanlar. Sizler kategori dışısınız, insanlık dışısınız.

20 Ekim 2010 Çarşamba

Herkes Teknik Direktör, Herkes Çok Biliyor

Yaşadığımız ülkede tam 70 milyon teknik direktör nefes alıp veriyor. Her gün, her maçta kendi takımlarımızın teknik direktörü olmuyor muyuz? "Çıkar Güiza'yı al Semih'i", "Orta sahada Ayhan, Sarp, Barış oynuyorsa yaratıcılık beklenmez.", "Hocam dakika 75... Tam Bobo'yu oyuna alma vakti, al şunu bitir işi.", "Ula Umut, vurucağın topu..." türevi cümleleri hiç mi kurmadınız? Kafanızda kovduğunuz teknik direktörü 2 sezon sonra tekrar işe almadınız mı? Yenilikçileri, zamana ihtiyacı olanları gönderip imprator hayalleri kurmadınız mı? Takımı her sezon kendinizce kurtarmadınız mı? Hala haberi olmayan var mıdır bilmiyorum ama -dünyanın en iyi menajerlik oyunu demeyeceğim- dünyanın en iyi RPG oyunu tam sizlere göre "oturarak" teknik direktör dostlarım. Alışık olduğunuz gibi sadece sizin fikirleriniz geçerli, başkasının değil.

9 Ekim 2010 Cumartesi

Türk'ün Türk'ten Başka Dostu Yoktur... Mu?



(İki resim arasındaki 7 farkı bulunuz...)
-Bulamayabilirsiniz çünkü biz hep böyleyiz-


3-0. Net skor. Süpriz değil, şaşırtıcı değil. Net skor. Sevgili basınımıza armağan olsun bu sonuç. Haftalardır ülke üzerinde öyle bir kampanya başlattılar ki ben bile bir an için "ulan biz dünya üçüncüsü (!) olmuş takımız, kesseler acımaz" tipinden düşüncelere daldım. "Bazı durumlarda" demek istesem de "her durumda" deyip cümlenin girişini değiştirerek, "kendimizi dev aynasında görmeyi ve göstermeyi çok seviyoruz" diye devam ediyorum. En basitinden en kaba tabirle "yahu etin ne budun ne?" demezler mi adama böyle yorumlardan sonra? Belki de demedikleri için gazetelerde, televizyonlarda sıkça rastlıyoruz bu yorumlara. Bizler, her düzenlenen büyük turnuvada finaller oynamış, şampiyonluklar kazanmış, büyük işler başarmış bir milli takıma sahip değiliz ve olamadık da. Aziz Yıldırım Galatasaray'ın UEFA Kupası Şampiyonluğu için "tesadüf" dediğinde aslında bundan bahsetmek istiyordu ama potansiyel dalga unsuru olarak görüldüğünden kimse onu ciddiye almadı hatta kıskançlıkla suçladı. Aziz Yıldırım v2.0 olarak söylüyorum ki: "Galatasaray'ın UEFA şampiyonluğu, Milli Takım'ın 2002 Dünya Kupası'nda kazanmış olduğu üçüncülük, 2008 Avrupa Şampiyonası'ndaki yarı final, -çok büyük bir başarı olarak görmesem de "bak Fenerbahçe'ye laf söylemiyor" dedirttirmemek için yazıyorum- Fenerbahçe'nin Şampiyonlar Ligi'nde çeyrek finale çıkması tamamen birer TE-SA-DÜF-TÜR biline... Bu başarıların tesadüf statüsünden çıkabilmesi için tekrarlanmaları da şarttır. Bu saydıkların birer tekrar değil de nedir diyecek olanlara kısa bir açıklama yapmak isterim: "1 senelik" Avrupa Fatihi Galatasaray'ın yaklaşık 10 yıldır fatihi olduğu Avrupa'da kayda değer bir başarısı yok hatta Avrupa'daki topraklarını kaybetme sürecine girmiş Osmanlı Devleti gibi çöküşler yaşamakta... Yöneticilerinin dilinden konuşursak "Dünya Takımı" olan Fenerbahçe'nin futbolcuları vize almak için herhangi bir ülkenin konsolosluğuna gitseler vize işlemlerinden anlamadıkları için şaşırıp kalacaklar... Milli Takım ise en komik olanı. Hatırlayalım, 1996 Avrupa Şampiyonası: 0 puan (tamam tecrübesizdik, eyvallah); 1998 Dünya Kupası'nda yokuz (hala tecrübesiziz ama); 2000 Avrupa Şampiyonası çeyrek final (Ömer Üründülvari bir şekilde: oooouuuuvv); 2002 Dünya Kupası'nda üçüncülük (evet büyük bir başarı kabul ediyoruz); 2004 Avrupa Şampiyonası yokuz (dünya üçüncüsü değil miydik biz?!); 2006 Dünya Kupası yokuz (hey gidi Kore, Japonya); 2008 Avrupa Şampiyonası yarı final oynadık (işte Türk'ün gücü, helal olsun Fatih'in aslanları); 2010 Dünya Kupası yine yokuz yine yokuz... -küçük bir not düşmek gerekirse bu turnuvaların eleme gruplarının hiçbirinde birinci olamamışız; ya play-off maçı oynayıp çıkmışız ya da ikincilik kontenjanı ile- İşin aslı şudur ki son 8 büyük turnuvanın birinde çeyrek final, birinde yarı final oynamışız, birinde üçüncü olmuşuz, birinde de gruptan çıkamamışız. Geriye kalan 4 turnuvaya katılamamışız bile. Bu başarılar bir tesadüf değil de nedir millet? Başarıların kalıcı olması için, "büyük" takım olabilmek için, "futbol" ülkesi olabilmek için istikrar gerekmekte. Maalesef futbolumuz ve istikrar kelimesi çok ayrı diyarların iki insanı gibi uzaklar birbirlerine.
Merak etmekteyim acaba bazı gazeteciler, yorumcular bu yazdıklarımı yaşamadılar mı? Rakibimiz olan Almanya dünyanın sayılı futbol ekollerinden biri hiç şüphesiz. Katıldıkları her turnuvada bizim tersimize minimum çeyrek final oynuyorlar, dört tanesinden de birini kazanıyorlar. Kağıt üstünde çok az gözüken şansımızı halka yanlış aksettirmek ya göz boyamadır ya da futbolun uyuşturucu etkisini kullanarak halkı uyutmaktır.

Bir de Mesut Özil vakası var tabiki. Mesut Almanya formasını seçtiğinde bu kadar yankı bulmamıştı çünkü ne de olsa daha 17 yaşında bir çocuktu o. Bu yaz Dünya Kupası'nda gösterdiği performans ve hemen ardından Real Madrid'e transferi onu popüler bir ikon haline getirdi ve onun gibi ikonlaşmak isteyen sevgili milliyetçi yazarlarımız sık sık adından bahseder oldu "Nasıl Almanya'yı seçer?", "Türk falan değil bu adam", "Elimizden nasıl kaçırırız böyle bir yeteneği?" ve nicesi şeklinde... Son 1 haftadır ise Almanya - Türkiye maçında Hiddink'in nasıl bir oyun anlayışıyla mücadele edeceğinden, sakatlıkların can sıkmasından, Almanya'nın en önemli yıldızlarından Schweinsteiger'in eksikliği nasıl hissedilecekten çok Mesut Özil'in hangi milletten olduğunu konuştu tüm Türkiye. He bir de Arda'nın pubisinden ama o çok başka bir hikayenin konusu. En çok merak edilen soru da "Gol atarsa sevinecek mi acaba?" oldu. Bu soruyu soranlar empati yapabiliyorlar mı acaba? Veya hiç düşündüler mi Kazım İngiltere'ye gol atsa ya da "Mehmet" Aurelio Brezilya filelerini havalandırsa ve sevinmeseler, aksine üzülseler... Mesut bu akşam o golü attıktan sonra sevinmediğinde kaç kişi sevinmiştir acaba? Eğer buysa milliyetçilik anlayışınız buyrun adam Türk'müş beyler. He bu arada unutmadan Mesut sevinmedi ama biz de mağlup olduk.
Milli Takım'ın milliyetçilik simgesi olarak kullanılması ve bir rant aracı olarak görülmesi herhalde kimseyi rahatsız etmiyor olsa gerek ki kimse de çıkıp "Arkadaş, ne diyorsunuz böyle? Alman Milli takımında Alman oynamıyor, Fransa'da Fransız yok, Portekiz'de Brezilyalılar cirit atıyor, futbol eşittir evrensellik olmuş siz hala şovenistlik peşindesiniz" demiyor ya ben kafayı buna takmış durumdayım. Tarihte futbolu milliyetçilik olgusunu yüceltmek için kullananlar İspanya diktatörü Franco, Almanya diktatörü Hitler, İtalya diktatörü Mussolini ve "Halkımı 40 yıl 3F ile yönettim: Fiesta, Fado ve Futbol" diyerek niyetini de hali hazırda belli etmiş olan Portekiz diktatörü Salazar... Şimdiler de ise FIFA sıralamasında oldukça gerilerde olan ekonomik olarak nitelendirildiklerinde üçüncü dünya ülkesi, gelişmekte olan ülke veya gelişmemiş ülke olarak lanse edilen ülkeler kullanmakta. Bu genellemeye biz de mi dahil oluyoruz peki bu durumda, bunu size bırakıyorum. Sanırım bu türlü eleştirlerin önüne geçmenin tek yolu karşımızdaki insana, eleştirdiğimiz veya hakkında olumlu ya da olumsuz yorum yaptığımız insana saygı duymaktan geçiyor.
"Saygı mı? Saygı ne arar la burda?!
...

30 Eylül 2010 Perşembe

NBA 2K11: Bulls vs. Cengiz Han?

Yaklaşık 2 buçuk aydır blogla ilgilenemedim maalesef. Tahmin edeceğiniz üzere bu süre zarfında bir dolu post birikti gerek aklımda gerek notlarımda. En kısa zamanda -güncelliğini yitirmiş olsa dahi- hepsini paylaşacağım burada. Blogun yeni sezonuna hazırlık niyetine son bir kaç gündür sabahlara kadar beni Xbox'a kilitleyen oyunun en güzel reklamını paylaşıyorum. Bu arada fır fır yapmayalım beyler?!

17 Temmuz 2010 Cumartesi

Ne Demişler? #9


"Futbol, çalışanların patronlardan daha fazla söz hakkı olduğu tek meslek dalıdır."-Socrates Brasileiro Sampaio de Souza Vieira de Oliveira.

Dünyaya "sol"dan bakan Socrates, futboldaki sınıfsal düzeni anlatmaya çalışırken...

"Taraftarlık" Bir Hastalık Mıdır Yoksa Tedavi Mi?


(Bu postu bir grup terapisi olarak düşünün.)
Adım Taylan, Ben bir “taraftarım”... Bağış Erten’in bir yazısında okumuştum ideal taraftar tanımını: “İdeal taraftar: Kapalı tribüne beleş girmektense açık tribünde parasıyla yağmur yemeyi göze alan... Rakip takımın kullandığı serbest vuruşlara bakamayacak kadar maçı yaşayan... Belediye otobüsü stadın önünden geçerken kafasını adeta 180 derece çevirerek boş tribünleri mayhoş duygularla seyreden... Kongre, para, delege, yönetim kurulu, taraftar otobüsü, toplu bilet, güvenlik görevlisi gibi laflar duydukça kafası karışan, midesi bulanan... Ve bir gün o tribünlerde insan gibi muamele göreceğinden umudunu kesmeyen bir garibandır.” Diyordu yazıda. Beynime kazındı bu sözler. Kendisine “taraftarım” diyen adamda bile yoktu bu özellikler ülkemde. çünkü ülkemde herkes “takım” tutup kendisine taraftar sıfatını yakıştırıyordu. Yukardaki yazıda eksik olan ve bence en başa yazılması gereken tek şey ideal taraftar tanımını tamamlıyor işte: futbolu, tuttuğun takımdan daha çok sevmek. Yalnızca kendi takımının maçlarında değil herhangi bir futbol maçında da sevinip, üzülebilmektir ideal taraftarlık. Takımların değil futbolun taraftarı olabilmektir. Futbolun sosyolojik, ekonomik ve hatta felsefik yönlerini anlayabilmektir. Dünya Kupası’nı “futbolun ramazanı” bellemek, sevmektir, ne kadar kötü olsa da izlemekten keyif almaktır. Nijerya – Yunanistan maçını kaçırdığında hayıflanmak, üzülmektir. Kısacası futbolu dinim olarak kabul etmektir. İşte bu bilinçle geçtim ekran başına 11 Haziran’da. Tam 1 ay boyunca futbol ziyafeti çekecektim. 4 yıldır beklediğim an geldiğinde zaten çoktan tamamladığım hazırlıklarımın meyvesini alacağım için inanılmaz mutluydum. Klişe tabirle futbolla yatıp futbolla kalkacaktım. İlk defa tek bir tane favorim yoktu. Takım tutmayı bir kenara bırakıp futbolu tutmaya başladım ideal taraftar olabilmek için (belirtmem gerekir ki Arjantin sevgisi tabii ki hiçbir zaman bitmez). İtalyan olmak istedim mesela. 4 yıl önce kupayı görmek için Roma havalimanına gidip çılgınca sevinmek, belki sevinçten sabaha kadar ağlamak hatta günlerce kupayı kutlamak istedim. 4 yıl sonra da gruptan galibiyet alamadan elenmenin verdiği acıyı ve hüznü Cannavaro’nun gözyaşlarını paylaşarak yaşamak istedim.


Fransız oldum yeri gelince. Son dakikada Henry’nin eliyle içimizdeki İrlandalılar’ı da üzerek hatta ahını alarak kupaya fransız kalmayan bir milletin taraftarı olmak istedim önce. Domenech’e en pis küfürleri edip, Zidane’ı anmak istedim her defasında. Anelka’nın hislerime tercüman olmasına sevindim, Malouda’nın kupadaki tek Fransız golüne imza atmasına sevindiğim kadar. 1998’de şampiyon olmuş, 2002’de gol dahi atamamış, 2006’da final oynamış, 2010’da galibiyet alamadan elenmiş bir takımın en fanatik taraftarı olup gülsem mi ağlasam mı kararsız kalmak istedim hatta. Adalı olmak istedim zamanı geldiğinde. Kıta Avrupası’na yüksekten bakmak, Sterlinim’i kıçı kırık Euro’ya değişmemek istedim. Futbolun mucidi olduğumu her seferinde gururlanarak söyleyip buna rağmen futbolun doğrularına uzak olmak istedim. Video oyunlarında en sağlam müdaafaya, en sağlam orta sahaya sahip olup gerçek dünyanın sanal dünyadan çok farklı olduğunu acı tecrübelerle tatmak istedim. Takım kaptanımın ailesinin kleptomani hastası, kendisinin de doyumsuz bir kadın delisi olmasının nasıl bir duygu olduğunu anlamak istedim. Capello’nun bile başarısız olabildiği bir takıma detsek vermek istedim tribünde. 1966’nın intikamı acı bir şekilde alınırken avazım çıktığı kadar sövmek istedim hakeme 44 yıl öncesini unutarak. Rooney top kaybettikçe artan karavan fiyatlarını internetten takip ederken Walcott’la beraber maçları evimden izlemek istedim.


Bazen de genel tabirle “Sambacı” olmak istedim. Dünya Kupası dendiğinde akla gelen ilk takımın taraftarı olup gururlanmak göğsümdeki 5 yıldızlı formayla hava atmak istedim. Ülkemin ucsuz bucaksız sahillerinde top oynayan çocukları izlerken aralarından Zico’lar, Ronaldinho’lar, Romario’lar çıkacak olmasını umut etmeyi istedim. Yıllar boyu en kıvrak futbolu oynayan takımın taraftarı olarak Dunga’nın defansif kadrosunu protesto etmeyi istedim ayrıca. Yılın bidonu Felipe Melo’yu tüm takımdan ayrı bir yere koyup bir başka “sevmek” istedim. Arjantin’in Almanya’dan yediği 4 golle dalga geçip kendi mağlubiyetimi unutmayı da istedim. Yeri geldiğinde de Amerikalı olmak istedim. Ama en az kapitalistinden en az emperyalistinden. “En az Amerikalı” olan Amerikalı olmak istedim yani. Tezat sanatının bir örneği olup ilk defa nefret edilemeyecek bir “made in USA” damgası barındırmak istedim. Yenilgiyi kabul etmemek, gelecekte çekilmesi muhtemel filmlere konu olabilecek geri dönüşleri yaşamak istedim. Bir Afrika ülkesine elenip yıllarca yaptığım sömürünün başka yollarla daha acı bir şekilde alınmasına tanık olup nefretle değil saygıyla üzülmek istedim.

Alman da oldum sık sık. Ballack’ın sakatlığına ağlamayı, tarihteki en geç kadroyla Dünya Kupasına katılacak olmanın verdiği endişeyi yaşamak istedim. 1966’nın intikamını alırken hırslanmak, üstüne 3 gol daha atarak sarhoş olmak istedim. Total futbola geç de olsa alışmanın verdiği sevinci tarifsiz yaşamak istedim. Tunuslu’nun, Türk’ün, Brezilyalı’nın, Ganalı’nın, Polonyalı’nın, Avusturyalı’nın Hitler’in kırılası kemiklerini sızlatırcasına bir milli takım için oynarken, milli takımların milliyetçilik duygularını ön plana çıkaran bir olgu olmamasından büyük haz almayı istedim. Futbolun 90 dakikalık bir oyun olup sonunda “bir şekilde” kazanacak olmanın değil, 90 dakika boyunca topa sahip olarak, futbolun doğrularını gerçekleştirerek kazanacak olmanın verdiği hazzı tarif edememeyi istedim. Ahtapot Paul’ü salatama doğramayı da istedim ayrıca. Yeni Zelandalı olup sadece rugby’yi değil futbolu da becerebildiğimizi tüm dünyaya göstermek istedim. 32 takım içerisinde yenilmeyen tek takım olarak ülkeme saygı duyulmasını görmek istedim. English Championship’in vasat takımları gibi bir oyun anlayışıyla da Dünya Kupası’nda mücadele edilebileceğini göstermek istedim. Her zaman Haka dansı yapmadığımı ama o dansın ruhunu sonuna kadar taşıdığımı belli etmek istedim.

Ya da Japon olup hiç bir zaman yorulmayan takımımla gurur duymak istedim. Kamikaze terimini futbola da sokarak köklerime bağlılığımı bir kez daha kanıtlamak istedim. Bir adada yaşamanın futbola uzak olmaya engel olamayacağını İngilizlerle paylaşmayı istedim. O tiz “Nippon” çığlıkları ile vuvuzelayı karıştırarak ortaya çok daha kötü bir ses çıkarmanın verdiği garip duyguyu tatmak istedim. Aslında en çok da Güney Afrikalı olmak istedim. Ülkemi sömürmeye gelmiş olanlara karşı durmamı sağlayan futbola ev sahipliği yapmanın verdiği mutluluğu tarif edememek istedim. Apertheid günlerinin geçmişte kaldığını tüm dünyaya göstererek futbolun birleştirici ve barışı sağlayıcı unsurunu vurgulamak istedim. “Bafana Bafana” her ne kadar başarısız olsa bile futbolu bir takımdan daha çok sevdiğim için tribünlerde olmak istedim. Tüm dünyanın, ülkemden nefret etmesine yol açacak olsa dahi vuvuzelayı tanıtmak ve bu yüzden unutamayacakları bir Dünya Kupası yaşamalarını istedim. Yalnızca Güney Afrika’yı değil tüm Afrika’yı temsil edip, dünyanın Afrika’ya olan önyargısını kırarken mutluluk göz yaşları dökmeyi istedim. Mandela’nın bir arada yaşamı savunurken niçin spora önem verdiğini anladığımda tüylerimin diken diken olmasını istedim. Uruguaylı olmayı da istedim. 4 milyonluk nüfusumdan böyle yetenekli topçuları çıkarmanın verdiği hazzı yaşarken zaten gözümde çoktan şampiyon olmuş takımımın kazandığı dördüncülüğün bana bir anlam ifade etmemesini istedim. Suarez gibi önce ağlamak sonra sevinmek istedim, takımını yakabilecek kırmızı kart sonrasında kaçan penaltıya sevindiği gibi. Maradona’yla Suarez’in ortak yönünü farkettiğimde bu hareketin Latin Amerikalılar’a özgü bir hareket olduğunu anlayıp yüzümde garip bir gülümseme oluşmasını istedim. Forlan’ın attığı gollerin turnuvanın en güzel golleri olmasını bir kenara bırakıp sesim kısılana kadar “Goooool” diye bağırmak istedim.

Afrika’nın fillerini temsil etmeyi de istedim. Drogba’nın kırılan kolunun içindeki yen olmayı istedim. Ülkemde eli silahlı herkesin futbol sayesinde kucaklaşmasını görmeyi istedim. African Healing Dance’i gollerden sonra sevinirken kullanmayı istedim. Sadece fil dişleriyle değil futbolla da tanınmayı ama bu sefer sömürülmemeyi istedim. Afrika’nın bir de “yıldızı” olmayı, Ganalı olmayı istedim. Afrika’da düzenlenen kupada ayakta kalan tek Afrika ülkesi olarak gurur duymayı, imrenilmeyi hatta kıskanılmayı istedim. Kara kıtanın futboluna ayna tutup mutlu olmak istedim. Futbolun aç-tok, güney-kuzey, fakir-zengin ayrımı yapmadan her koşulda eşit bir oyun oluşunu anlatabilmeyi istedim. Suarez topu eliyle çizgiden çıkardığında sahaya girmek istedim bir an için. Gyan penaltıyı kaçırdığında şok olup kalmayı, penaltılarla elendiğimizde de hüngür hüngür ağlamayı... Hollandalı olup coğrafi şartlar nedeniyle eksi rakımdan dünyaya bakarken bir anda zirveye yerleşmeyi istedim. Cruyff’un Hollanda’ya kazandırdıkları yüzünden ne büyük bir adam olduğunu kelimelere sığdıramadan anlatmaya çalışmayı istedim. Aynı zamanda İspanyol futboluna kazandırdıkları yüzünden de ne büyük bir hain olduğunu... Tribünleri turuncuya boyayıp 90 dakika susmamayı ve bütün dünyaca en iyi taraftar grubu olarak benimsenmeyi istedim. Robben’in herşeyimiz, van Bommel’in ise hiçbirşeyimiz olduğunu haykırmak istedim her zaman.


İspanyol olup da en güzel futbolu izlemeye alışık olmayı istedim. İsviçre’ye yenildikten sonra endişelenip “acaba?” diye sormak istedim kendi kendime. Torres’in formsuzluğundan yakınıp Villa’ya bel bağlamak istedim. Takım oyununun futbolun temel taşı haline gelmesine ön ayak olduğumuz için gururlanmayı istedim. Herkesin bizim gibi oynama çabasını gördükçe şımarmayı, başarısız olanları gördükçe dalga geçmeyi, başarılı olanları gördükçe de takdir etmeyi istedim. Jimmy Jump’ı sahaya Barcelona beresiyle atlarken görmeyi istedim. Sadece futbolda değil basketbolda, motor sporlarında, bisiklette, teniste ve bilimum sporlardaki başarılarla sevinmeyi istedim. En önemlisi de Iniesta 116. Dakikada o golü attığında ve 4 dakika sonra Casillas kupayı kaldırdığında göz yaşlarımı tutamamayı istedim. Dünyanın en büyüğü olmanın nasıl bir duygu olduğunu bilmeyi aynı zamanda... Arjantinli olarak futbolun tanrısına ve en büyük mesihine sahip olmanın nasıl bir duygu olduğunu bilmek istedim. "El Diego"nun ne büyük bir futbolcu olduğundan, bir o kadar da kötü bir antrenör olduğundan bahsetmek istedim herkese. O’nun sahaya girip en azından bir frikik atmasını beklemek istedim. Şampiyonluk favorisi olup da çeyrek finalde elenmenin acısını tatmak istedim. Şampiyon olamadığımıza sevinmeyi istedim çünkü Maradona’nın çıplak koşmayacaktı. 86 model 10 numaralı klasik formamla tribünde “Vamos Vamos Argentina”yı söylemek istedim. Herşeyden önce de Güney Afrika’da olmayı istedim. Futbolun birleştirici unsuruna, ezilen halklara sağladığı avantajlara bire bir şahit olmayı da... Afrika’nın gerçek güzelliğini, yapabileceklerini, kırdığı önyargıları tecrübe etmeyi istedim. Futbolun Afrika için bulunmaz bir nimet olduğunu yazmak isterdim her yere. Kısaca Afrika olmak istedim, ezilmiş, sömürülmüş ama mağrur ve yetenekli. Futbolun Afrika, Afrika’nın da futbol olduğunu hiçbir şey daha iyi anlatamazdı bana bu kupanın anlattığı gibi.

Dünya Kupası sadece “futbolun ramazanı” olduğu için ilahi bir olay değilmiş bunu anladım. Tanrının varlığını bana futboldaki ilahi adaletle (bkz. Almanya- İngiltere maçı) anlatmaya çalıştılarsa da inandığım tek dinin futbol olduğunu pekiştirmekten öteye gidemedi bu uğraşlar. Benim tanrım Maradona’dır, peygamberlerim Messi’dir, “gerçek” Ronaldo’dur, Baggio’dur, Cantona’dır, Zidane’dır, Cruyff’tur, Gerrard’dır,... Kutsal kitabım “Futbol Asla Sadece Futbol Değildir”dir. Günahlarım, Cristinao Ronaldo’ya, Pele’ye uymaktır, Sepp Blatter’i sevmektir, Almanya’yı (bu kupa hariç) desteklemektir, şike ve teşvik primi haberleriyle dolu gazete sayfalarını okumaktır, Bilica’yı savunmaktır.. İbadetlerim ise, 90 dakika dolmadan TV’yi kapatmamaktır/stadı terketmemektir, derbi maçı bileti için bir gece önceden kuyruğa girmektir, takımım için sesimin kısılmasını göze almaktır, başkanları değil kaptanları sevmektir, kitapçılarda ilk futbol kitapları reyonuna bakmaktır, ırkçılığa karşı durmaktır, Thuram’ı anlamaktır... Adım Taylan, ben bir “taraftarım”...