basketbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
basketbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Mayıs 2010 Cuma

Chachkova, Taurasi, Ukic, Cristian ve Yıldırım


Yine bir Aziz Başkan klasiği... Şampiyonluk gitti, olaylar çıktı, herkes birbirine girdi, hedef adam haline geldi ve yine çıkıp gündemi değiştirmeyi başardı. Okuyuculara, izleyicliere, taraftarlara hiçbir suç bulmuyorum. Bu konuda suçlayabileceğim tek organ spor basınıdır. Artık klişe haline gelmiş bu durumu nasıl yutabiliyorsunuz anlamak güç. Salı gününe kadar Bursaspor'un şampiyonluğnu öven yazılar, şampiyonluk hikayeleri, Ertuğrul Sağlam efsanesi boy boy tüm gazetelerdeydi. Bugün nooldu? "Aziz Yıldırım Rüştü'yü suçladı!", "Fenerbahçe ve Beşiktaş, Rüştü için birbirine girdi!" Aziz Başkan bunu hep yapıyor da siz de her zaman yiyorsunuz...
Aslında son derece güzel bir politika bu yaptığı Aziz Başkan'ın. Tüm ilgiyi başka yere çekmek ve kendinden başka bir suçlu ilan etmek. Eğer bu yıl bu şampiyonluk son maçta kaçırılmışsa, bu ne Daum'ın ne futbolcuların kabahatidir. Tek sorumlu varsa o da Aziz Yıldırım'dır. Açık ve net. Ezeli rakibiniz yeni sezona Elano, Keita gibi büyük isimlerle girsin, sezon ortasında Jo'ları, dos Santos'ları alsın, sen yıllardır iyi olduğun konuda, transferde suskun kal Cristian'ı getir... Çok kahve ağzı olacak belki ama bu kadroyla bir bok olmazdı zaten. İşin ilginci bu tip ucuza transfer yapan kulübün diğer branşlarda hem de rakiplerine açık ara fark atarak şampiyon olunan branşlarda alanlarının en iyisi isimleri bulup, paraya kıyıp, transfer etmesi. Sezon ortasında NBA'den Ukic'i aldı Fenerbahçe Ülker. İsim büyük gelmedi mi? Sarı Melekler'e hem de tüm sezon boyunca sadece 3 set kaybetmiş olan namağlup bir takıma Avrupa'nın en iyi 2. oyuncusunu, Chachkova'yı transfer etti Fenerbahçe. Avrupa'nın en iyi oyuncusu Gamova da hali hazırda elindeyken hem de. Aynı şekilde Avrupa'yı Amerika'yı diğer kıtaları geçtim şu anda tartışmasız dünyanın en iyi kadın basketbolcusu olan Diana Taurasi'yi aldılar. Bu isimlerin büyüklükleri karşısında Cristian'lar, Andre Santos'lar sönük kalıyor elbette.

Diyebiliriz ki Galatasaray o kadar adam aldı da ne oldu? Doğrudur. Bu mütevazı transferlerle şampiyonluğa oynadı son dakikaya kadar Fenerbahçe. Ama unutulmaması gereken en önemli konu da alınan oyuncuların isimleri ne kadar büyükse sizin de marketing başarınız dolayısıyla popülerliğiniz o kadar büyük olacaktır. Günümüzde yalnızca takımların başarılarına değil marketing koşullarının da değerlendirildiğini unutmayalım. Önümüzdeki yıla daha iyi transferlerle, daha güçlü bir şekilde girmeyi ümit etmekten başka da bir seçneğimiz yok gibi görünüyor şu durumda.

15 Şubat 2010 Pazartesi

NBA All-Star 2010



Her şeyden önce söylemem gereken ilk şey Shaq'sız All Star'a alışmak zor olacak... Pazar günkü All Star maçında hissettiğim en büyük eksiklik Shaq'ın eğlenceli anlarının olmayışıydı. Shaq'la büyümüş olan bizlerin de alışmakta zorluk çekeceğini düşünüyorum. Maç sırasında Kaan Kural ve Murat Kosova'nın da belirttiği gibi Shaq'ın bıraktığı yerden Dwight Howard devam etmek istiyor, ligin en eğlenceli oyuncusu rolüne bürünmek istiyor ancak kimsenin Shaq olamayacağı aşikar.

Gelelim All Star haftasonu değerlendirmemize. Bilindiği gibi 3 gün boyunca büyük bir şölen havasında geçiyor All Star organizasyonu. Cuma günü, NBA'de ilk yılını geçiren oyunculardan kurulu takım yani "Rookies", ligdeki 2. yılını geçiren oyunculardan oluşturulan "Sophomores" takımıyla oynuyor. Ayrıca şöhretler maçı da Cuma günkü organizasyonlar içerisinde yer alıyor. Cumartesi günü ise Smaç yarışması, üçlük yarışması, şut yarışması, ve yetenek yarışmaları düzenleniyor. Pazar günü ise büyük final yapılıyor ve ligin üst düzey oyuncularının yer aldığı Doğu ve Batı takımlarını karşı karşıya getiren dev maç oynanıyor. Bu yıl All Star organizasyonu Dallas'da düzenlendi. İzleyenler basketbola fazlasıyla doydular. Ayrıca Devre arası showları ve Shakira, Usher, Alicia Keys konserleri de oldukça ilgi çekti.


Cuma Günü:
Celebrity Game:

Son yıllarda Hidayetin ve Mehmet'in gösterdikleri başarı onları All Star organizasyonlarında boy gösterme şansına yol açmıştı. Mehmet All Star maçında oynamış, Hidayet ise gerek şut yarışmasında gerekse diğer yarışmalarda bir kaç defa yer almıştı. Bu yıl iki oyuncumuzun da vasat performans sergilemeleri onları ancak Dallas'a ziyaret amaçlı götürebilmişti. Ancak yine bir Türk çıktı ve All Star'da yer almayı başardı. Doctor Oz adıyla bilinen ve kendine ait ulusal kanalda yayınlanan bir show programına sahip olan dünyaca ünlü doktorumuz Mehmet Öz! Maçta pek parlak bir performans sergileyemese de onun sayesinde yine Türkiye temsil edilmiş oldu. Eee ne demişler, bir Türk dünyaya bedel! :)))

Şöhretler maçında yer alan diğer şöretlerden bazıları ise: komedi filmleriyle tanıdığımız Jackie Chan'in kankisi Chris Tucker, Dallas Mavericks'in sahibi Mark Cuban, Rap yıldızları Pitbull ve Common, Prison Break izleyenlerin tanıyacağı Michael Rapaport... Koçlar ise Alonzo Mourning ve Earvin 'Magic' Johnson. Maçta özellikle Chirs Tucker'ın eğlenceli hareketleri izleyenleri keyiflendirdi. Ev sahibi Mark Cuban ise oldukça düşük bir şut yüzdesiyle (0/7) bitirdi. Sanırım Nowitzki'yle biraz daha antreman yapması gerekli.

T-Mobile Rookie Challenge & Youth Jam:

Tam 7 yıl üst üste Sophomores, Rookies'e üstünlük sağlıyordu. Kadrolara bakıldığında bu üstünlüğün 8 yıla çıkacağı neredeyse kesin gibi görünüyordu. Ancak Rookies takımı belki de bir süprize imza atarak 140-128 galip gelmeyi başardı. Maça damgasını vuranlar ise 22 sayı ve tam 23 ribaunda imza atan San Antonio Spurs'ün bu sezon takımına fazlasıyla katkı sağlayan oyuncusu DeJuan Blair ve 26 sayı 6 ribaund 5 asist ce 5 top çalmayla yıldızlaşıp Rookie Challenge maçının MVP'si seçilen Sacramento Kings'in yeni yıldızı Tyreke Evans oldular.

Sophomores takımında ise Russell Westbrook'un 40 sayı 5 ribaund 4 asistlik performansı ise takımı için yeterli olmadı. Bu maçta en dikkat çekici özellik ise otoritelerin oldukça zayıf bulduğu 2009 Draft'ından gelen oyunculardan kurulu olan Rookies'in geçen yıl takımlarına oldukça büyük katkı sağlamış ve hatta yıldız olma yolunda ilerleyen 2008 Draft'ından gelen oyunculardan oluşan Sophomores'u yenmesiydi elbette.

Cumartesi Günü:
H.O.R.S.E.:

Katılımcıların sırayla değişik basketler attıkları ve attıkları basketlerin aynı şekilde diğer oyuncular tarafından atılmasının gerektiği ve başarısız atışlarda harf cezası aldıkları yarışma olan HORSE'un Türkçe karşılığı EŞEK. Basketbol oynamış olan herkesin eğlenmek için mutlaka oynadığı bu oyunun yarışmacıları geçen yılın şampiyonu Kevin Durant, NBA'de oynayan ilk İsrail'li olan Omri Casspi ve Celtics'in guardı Rajan Rondo'ydu. Şut yeteneğine dayalı bir yarışma olduğundan ötürü Omri Casspi ve Kevin Durant'in bir adım öne çıkması bekleniyordu ancak Rondo'da küçümsenmeyecek performansıyla göz doldurdu. İlk elenen Omar Casspi olurken yarışmanın uzaması ve yapımcıların reyting endişesi nedeniyle finalde Rondo ile Durant sırayla üçlük atmaya başladılar. Rondo bu sırada herkesi şaşırtarak kendinden beklenmeyecek bir performans gösterdi ve 7 üçlük üst üste attı. Ancak harf avantajına sahip olan Durant, geçen yıl olduğu gibi bu yıl da EŞEK olmaktan kurtuldu ve oyunun galibi oldu.

Haier Shooting Stars:

Saha içerisinde belirli noktalardan atılan şutları en kısa zamanda başarıyla sokan takımın kazandığı yarışmaya oyuncular bu yıl takım olarak değil bölge olurak katıldılar. Önceki yıllarda 1 tane aynı şehrin takımında olmak kaydıyla 1 tane NBA oyuncusu, 1 tane WNBA oyuncusu ve 1 tane de eski NBA oyuncusu katılıyordu. Bu seneki takımlar: Texas takımı (Kenny Smith, Becky Hammon, Dirk Nowitzki), Los Angeles takımı (Pau Gasol, Marie Ferdinand-Harris, Brent Barry), Sacramento takımı (Tyreke Evans, Nicole Powell, Chris Webber) ve Atlanta takımıydı (Joe Johnson, Angel McCoughtry, Steve Smith). Oyunu rekor denebilecek bir sürede 34.3 saniyede bitiren Texas takımı kazandı.

Taco Bell Skills Challange:

Dribling, pas ve şut yeteneklerinin sergilendiği bu yarışmaya daha önce açıklanmasına rağmen son anda sakatlaığı nedeniyle katılamayan Derrick Rose'un yerine bir önceki gün Rookie Challenge maçında 40 sayı atan Russell Westbrook dahil oldu. Rakipleri ise bu yılın favorisi Steve Nash, All Star maçında bu yıl ilk defa forma giyen Deron Williams ve Millwaukee'nin başarılı guardı Brandon Jennings'di. Beklenildiği gibi finale Williams ve Nash kaldılar. Finalde önce yarışan Nash'in 29.9lük derecesini geçemeyen Williams'ın parkurun sonunda potaya bırakması gereken turnike sırasında Nash'in yaptığı göstermelik blok yarışmanın eğlenceli anlarındandı.

Foot Locker 3-pt Contest:

All Star'da ilk kez 1986 yılında düzenlenen üçlük yarışmasının ilk galibi bir Celtics oyuncusu olan Larry Bird'dü ve All Star bu yıl olduğu gibi yine Dallas'da düzenleniyordu. Tam 24 yıl sonra yeniden Dallas'da düzenlenen All Star yarışmalarında üçlük yarışmasının şampiyonu tıpkı ilk şampiyon Bird gibi bir Celtics oyuncusu olan Paul Pierce oldu. Sezon içinde de tecrübesine rağmen takımının skor yükünü çekebilen yetenekli guard Eddy Curry'nin performansı da son derece etkileyiciydi doğrusu. Ancak gençlik ateşi mi desek yoksa tecrübe farkı mı, Curyy'nin performansı şampiyonluk için yetmedi. Dikkat çeken bir başka durumsa Billups'ın finalde göstermiş olduğu kötü performanstı. Pierce'ı şampiyonluğa taşıyan en önemli unsur ise tüm renkli topları baskete çevirmesi oldu.

Sprite Slam Dunk Contest:

All Star haftasonunun All Star maçından sonra en fazla merakla beklenen yarışması olan smaç yarışmasına bu yıl geçen yılın şampiyonu olan 1.75lik Nate Robinson, üstün sıçrama yeteneğine sahip olan Shannon Brown, Charlotte Bobcats'in yıldızı Gerald Wallace ve bir önceki gece Rookie Challange maçının dvre arasında yapılan küçük eleminasyonla Eric Gordon'ı elemiş olan Raptors'ın çaylağı DeMar DeRozan katıldılar. Geralde Wallace'ın yarışmayı pek ciddiye almamış tavırları ve Shannon Brown'ın beklenmedik basit smaçlarından ötürü elenmeleriyle final turuna Nate Robinson ile DeMar DeRozan kaldılar. DeRozan'ın üst düzey smacını ilk turda finale kalmak için yapmış olması nedeniyle Nate Robinson yeniden smaç şampiyonu oldu ve tarihte bu yarışmayı 3 kez üst üste kazanan ilk isim olmayı başardı. Ancak belirtmek gerek ki Robinson'ın kazandığı ilk şampiyonlukta kurallar farklıydı ve yarışmacılara tanınan 2 dakikalık süre yoktu. Bu fırsattan yararlanmış olan Robinson da son smacını 30 başarısız denemeden sonra yapabilmiş ve şampiyonluğa uzanmıştı ki 2 dakika kuralı bu durumdan etkilinerek koyulmuştur ve bence de çok doğru bir uygulamadır. Bu şampiyonlukla beraber Nate Robinson'ın da şımarıklığı ve antipatikliği bir derece daha aratacaktır eminim.

Pazar Günü
All Star Game:

Ve büyük final! Hem de gerçekten "büyük"! Büyük maç Dallas'ın Amerikan Futbol takımı olan Dallas Cowboys'un yaptırdığı ve ilk kez All Star'da görücüye çıkan Cowboys Staduim'da oynandı. Bir Amerikan Futbolu sahası olarak inşa edilen stadyumun normal kapasitesi 80.000. Ancak Bu özel organizasyon için basketbol sahasına dönüştürülen ve saha içine de ek koltuklar konulan stadyumda dün tam 108.713 kişi vardı. Ve bu sayı bir basketbol maçında ulaşılan en yüksek sayı olmasıyla Guiness Rekorlar Kitabına girmeye hak kazandı. Stadyum anlatmakla bitmez. Öncelikle stadyumlar konusunda çıtayı bir hayli yükseltmiş durumda. Şu anda üst düzey bir stadyum için yaklaşık 50 milyon dolar harcamak gerekirken bu stadyum için tam 1.3 milyar dolar harcanmış. Tam bir dev yapıt veya dev teknoloji ürünü diyebiliriz. Bundan önceki NBA rekoru ise Atlanta Hawks'un o zamanki sahası olan Georgia Dome'a Michael Jordan ve Dominique Wilkins'i izlemeye gelen 62.046 kişiydi. Bu rakam bile bu rekorun ne kadar kırılması zor olduğunu ortaya koyuyor. Stadyumda ilgi çekici başka bir şey ise 6 katlı stadyumun en üst katında oturan seyircilerin maçı dürbünle izleyecek olmalarına zahmet vermeyecek şekilde yapılan, yaklaşık 4 basketbol sahası büyüklüğündeki Full HD (abartmıyorum) ekranlardı. Devre arasında Shakira konserinden önce yapılan fırtına efekti bana TV'den izlememe rağmen gerçekmiş gibi göründüyse ordakilerin neler hissettiğini düşünmek bile istemiyorum açıkçası!

Biraz da maçtan bahsetmeliyiz sanırım:) Maçta Doğu karması Batı karmasına 141-139 üstünlük sağlayarak kazandı. Girişte değindiğim gibi Shaq'sız bir All Star maçı çok yavan geçecekti. Tam güzel smaçlar, harika paslar, muhteşem hareketler illaki izleyecektik ama Shaq'ın maça kattığı renk bir başkaydı. Hele o guard gibi oynayışı veya topu driblingle hücuma taşıması... Bu sefer Howard yaptı aynı şeyi. Sonunda da güzel bir smaçla bitirdi ama taklitler gerçekleri yaşatırlarmış! Büyük üstad Tarkan(!) ne demiş? "Başkası olma kendin ol!"... Shaq'ın haricindeki diğer hayal kırıklığı ise Kobe'nin sakatlığının geçmemiş olmasıydı hiç şüphesiz. Onu oyuncu tanıtımları sırasında üzerindeki o şık hırkayla (gerçekten çok şık bir hırkaydı) görünce biraz daha üzüldüm. LeBron vs. Kobe izlemek ayrı zevkli olurdu. Kobe'nin yokluğunu etkili oyunuyla Carmelo ve Deron Williams hissettirmezken attığı üçlüklerle Billups ve kullandığı isabetli şutlarla ev sahibi Nowitzki bu ikiliye katkı sağladılar. Ancak karşılarında LeBron'un, kenardan gelen Bosh'un ve MVP seçilen Wade'in inanılmaz oyunları vardı.


Maçın ilk yarısı neredeyse sıradan denilebilecek bir maçı andırıyordu. All Star havası yoktu. Aslında bu durum hoşuma da gitmedi değil çünkü All Star maçı dahi olsa biraz müdafa yapmanın gerektiğini düşünüyorum. İlk yarıdan akılda kalan hareketler Dwight Howard'ın kariyerindeki 2. üçlük isabetini bulması, Wade'in camdan pas alarak yaptığı smaç ve Carmelo'nun skorer oyunu oldu. 2. yarıyla beraber bildik All Star maçına döndük ve muhteşem smaçlar, milimetrik paslar, inanılmaz showlar izledik. Özellikle maçın son anları müthiş bir çekişmeye sahne oldu. Deron Williams'ın skorun ve saatin farkında olmadan yaptığı taktik faul heyecanı biraz dindirmiş olsa da oldukça keyifli ve show açısından izleyenleri fazlasıyla tatmin eden bir maç izlediğimiz kanısındayım.


Maç boyunca LeBron'un smaç yarışmasına mutlaka katılması gerektiğini yaptığı smaçlarla bir kez daha anladık. Billups'ın bir önceki gün üçlük yarışmasında hayal kırıklığı yaratmasının yakalayacağı ritme bağlı olduğunu hiç kaçırmadan attığı 5 tane üçlükle farkettik. Ayrıca LeBron'un MVP olacağım diye inatla ilk yarıdaki, Wade ile olan saha içindeki anlaşmasını bir anda silip takımını satmaya başlayacağını da hatırladık. Gerçi LeBron bunu ilk kez yapmıyor. MVP seçildiği 2008 All Star'da da bu şekilde kendisine oynayarak MVP seçilmişti. Bu huyunu değiştirmedikçe hiçbir zaman Kobe'nin düzeyine çıkamayacağını belirtmek lazım. İstatistiklerine yazdırdığı 25 sayı 6 asist 5 ribaund MVP seçilmek için yeterli olamazken Dwayne Wade'in kaydettiği 12/16 gibi yüksek bir yüzdeyle attığı 28 sayı, 11 asist, 6 ribaund, 5 top çalmalık performansı ödülü kendisine getirmeye yetti. 23 sayı ve 10 ribaundla oynayan Chris Bosh ise Doğu takımında göz dolduran diğer bir isimdi.

Sonuç olarak All Star organizasyonunun müthiş bir reklam aracı olduğunu söylemek yanlış olmaz. 2010 Superbowl'dan sonra ABD'de gelmiş geçmiş en çok izlenen TV programı olması da bu organizasyonun reklam aracı olmasını katmerliyor. Dallas Cowboys'un bu stadyumu yaparken harcadığı 1.3 milyar doları fazlasıyla çıkaracaktır böylelikle. Çünkü maçın, bu stadyumda bu kadar seyirci karşısında oynanması basketbolun dahi önüne geçmiş bulunmakta. Merak ettiğim şey ise acaba dün gece stadyumun geliri ne kadardı? Ve sadece TV reklamlarından ne kadar kar sağlandı?:) Her zaman söylediğim gibi Amerikalılar bu işi iyi biliyorlar...

30 Ocak 2010 Cumartesi

Yok Artık Greg Oden!



Her şey bu iki fotoğrafla başlamıştı. ABD basını bu iki fotoğrafı skandal olarak nitelendirmiş Greg Oden'ın geçirdiği ağır diz sakatlığının nedenini buna bile bağlamışlardı. Ancak geçen hafta yayınlanan başka fotoğraflar basının daha çok hoşuna gidecek cinsten.(bu fotoğrafları post'un en altında bulabilirsiniz.) Bu yeni ortaya çıkan fotoğraflar için Oden, "Eski kız arkadaşıma göndermiştim, uzun bir deplasman turnesindeydik ve beni özlemişti" demiş. Ama gerçekten de yok artık Greg Oden! Böyle mi özlem gideriyordunuz bilemiyorum ama geçirdiği ağır diz sakatlıklarından sonra yürürken koltuk değneklerine ihtiyacı olduğunu söyleyemeyeceğim.

Slam dergisi de Greg Oden'ı draft edildiği tarihlerde kapağına taşımış ve oldukça da ilginç bir başlık atmış. Eee nerden bilebilirdi derginin yöneticileri, Oden'ın böyle fotoğraflarının ortaya çıkacağını!

Not: Bu paylaştığım fotoğraflar gerçekten bazı insanların hoşuna gitmeyebilir. Özellikle de erkeklerin! Oldukça moral bozucu olabiliyor:) Şaka bir yana fotoğraflar gerçekten de +18'dir!!! Açmadan önce 2 kere düşünün...

Black Mamba 1
Black Mamba 2

10 Ocak 2010 Pazar

Kim Demiş "Geleceğin Yıldızları" Şut Atamaz Diye


Beko All Star 2010 oyunları bugün Kayseri'de yapıldı. All Star maçını Yerli Yıldızlar Karması 124-115 kazandı. Kaya Peker, 13/20 isabetle kaydettiği 26 sayı ve aldığı 12 ribadunla maçın MVP'si ödülüne layık görüldü. Ödülün yanında Peker 3 bin TL'nin de sahibi oldu, güle güle harcasın. Diğerr bir etkinlikte Sinan Güler Smaç Yarışmasını 1.likle bitirdi. Ama asıl bahsetmek istediğim şey Engin Atsür'ün 3lük yarışmasını 1. bitirmesi.
Engin Atsür, bilindiği üzere Geleceğin Yıldızları'ndan yetişmiş bir basketbolcu. Geleceğin Yıldızlarından olan arkadaşlarım iyi bilirler kulüpte, her yerde onun resimleri vardır. Yani O, bizim için ilah gibi bir şey. Geleceğin Yıldızlarından olan arkadaşlarımın bileceği başka bir şey ise gerek spor okullarında gerekse kulüp takımı çalışmalarında şut antremanlarının üstüne çok düşülmemesi. Minik takımlarda ve Küçük takımlarda şut antremanları oldukça sınırlıdır. Gençlerin gelişim döneminde olduğu düşünülerek öncelikli olarak oyunculara basketbolun tekniğinden çok, saha içerisindeki paylaşım ve saha dışındaki dostluk gibi mental gelişimi sağlayan antremanlar ve drill'ler uygulanıyor. Geleceğin Yıldızlarında istatistik tutmuş biri olarak söyleyebilirim ki küçük yaşlardan itibaren bu gibi antremanlar yaptırıldığı için istatistik kağıdında, faul kolonunun neredeyse tertemiz olduğunu ve asist kolonunun çiziklerle dolu olduğunu buna rağmen atılan şutların çokluğunun ancak isabetli şutların minimum seviyede olduğunu söyleyebilirim. (Bobo ve Joker de beni iyi anlayacaklardır) Kendi şutunu yaratabilen ve oldukça düzgün bileğe sahip, şut sokabilen oyuncularımızın olmadığını da söylemekte sakınca görmemekteyim.(Tunca Patır'ım alınmasın, kendisi bir istisna:))
Bugün Engin Atsür'ün 3lük yarışmasında elde ettiği 1.lik eminim ki tüm Geleceğin Yıldızlarını sevindirmiştir:) Şut atabildiğimizi gösterdik tüm Türkiye'ye!

7 Ocak 2010 Perşembe

Dayanılmaz Zulüm


İbrahim Kutluay, Willie Solomon, Hakan Demirel Fenerbahçe'den; Mehmet Okur, Ermal Kuqo, Kaya Peker, Serkan Erdoğan Türk milli takımından... Nedir bu yetenekli isimlerin en belirgin ortak özelliği? Bogdan Tanjevic'le çalışma "şansı" bulmak elbette. Şansı mı yoksa şanssızlığı mı daha doğru kelime olur peki? Çok farklı fikirler dolanıyor etrafta. Milli takımı bıraksın ama Fenerbahçe'de devam etsin, Fenerbahçe'yi bıraksın ama Milli takımda devam etsin, ikisini de bıraksın ya da ikisine de devam etsin(!)...
Çöküşün başlangıcı geçen yıl Beko Basketbol Ligi Finalinde alınan sonuçtu. Fenerbahçe Ülker için başarısızlık, şampiyon olamamakla eş değer. Aynı şey Efes Pilsen için de geçerli elbette. Ancak Efes Pilsen'de 2007 yılında Fenerbahçe'ye karşı alınan 4-0'lık hezimet hariç hiçbir zaman kaybedilen şampiyonluklardan sonra takımın karaktersiziliği tartışılmamıştı. Fenerbahçe bu karaktersiz oyunu geçen yılki finalden beri oynuyor. Efes'e kaybedildikten sonra Kerem Gönlüm'ün doping skandalının arkasına saklanıldı, tribünlerde çıkan olaylar ön plana çıktı ama basketbol seyircisi zaten Milli takımdan alışık oldukları Tanjevic'in asıl sorumlu olduğunu elbette biliyordu. Ancak Fenerbahçe Spor Kulübünü sadece futboldan ibaret sanan yönetimin gözlerinin basketbol şubesine baktığında köreldiği açık. Dediğim gibi geçen yıl final serisinden beri süre gelen takımın kötü maçlar çıkarması artık Euroleauge'de gün yüzüne çıkmış durumda. Yapılan 9 maçta yalnızca 3 galibiyet aldı Fenerbahçe. Ülker'le birleşildiğinde Aydın Örs'ün en büyük hedefi 2010 yılında Final-Four oynamaktı. 2010 yılındayız. Ne Aydın Örs kaldı ne de Final-Four hayalleri. Hatta net bir geriye gidiş söz konusu. Artık Fenerbahçe Ülker seyircisi de maçlara gitmemeye başladı. Abdi Pekçi dolamadığı için ULEB'den bir daha turnuvaya dahil edilmeyeceği yönünde ciddi bir ikaz almış durumda Fenerbahçe kulübü. Sonuçta Euroleague de ekonomik kaygılar güden bir organizasyon ve zarar etmeyi kimse istemez. Özelikle, Barcelona'dan İstanbul'da alınan 34 sayılık ve bu gece Siena'ya karşı alınan 43 sayılık farklar iyi takımlara karşı alınan mağlubiyetleri değil, oyun içindeki isteksizliği, umursamazlığı, takım içerisinde yardımlaşma olmadığını ortaya çıkarıyor. Bahane olarak sakatlıklar, eksikler gösteriliyor. Solomon'dan sonra(ki gitmesi tamamen Tanjevic'le olan anlaşmazlğından kaynaklanmaktadır. Gitmeden 1 ay öncesine kadar Türk vatandaşı olmayı düşünüp Milli Takımda oynamak istediğini açıklayan adam bir anda apar topar idmandan kaçarcasına ABD'ye uçmuştu) yerine alınan Ukic'in takıma katkı sağlayacağından şüphem yok, tabii o da bir Giricek faciası olmazsa. Artık hala kadro eksikliğinden dem vurmayız umarım. İzleyip göreceğiz takımda olacak değişiklikleri.

Geçen yıl herkes umutlanmıştı belki de Milli Takım, Polonya'da üst üste galibeyetler alınca... Hele ki biri de İspanya'ya karşı olunca. Sular durulmuştu Tanjevic'le ilgili. Ne de olsa o galibiyetleri O almıştı. "Rakipleri çok iyi analiz etti" dendi, "Rotasyonu çok yerinde ve zamanında kullanıyor" dendi. Mağlubiyetler de galibiyetler gibi peş peşe gelince bütün yazılanlar unutuldu. Asıl eleştirmemiz gereken konu belki de bu. Futbolda nasıl "skorboard yorumculuğu" denen bir olgu varsa, basketbolda sıçarmış görünüyor. Tanjevic'in her iki takımın da başında sahaya çıkmasının nedeni aldığı dönemsel galibyetler ve bu galibiyetleri şişiren basın. Garip olan şudur ki Tanjevic, Aydın Örs'ün elinden 2 takım aldı. İlki 2005 yılında Milli takım, 2.si ise 2006 yılında Fenerbahçe. Her iki takımın da gün be gün eridiğini gözlemleyebiliyoruz. Her takımın kötü dönemi olacaktır, her takım maç kaybedecektir üst üste, ancak o takımda oyuncular arasında iletişim, yardımlaşma, istek ve inanç azalmışsa o takım iyi yolda değilidr. Üstüne üstlük takım içerisinde oyuncular koça karşı bazı tutum ve davranışlar benimsemişlerse orda bir kangren mevcut demektir ve o kangren bütün bedene yayılmadan kangrenli yeri vücuttan ayrımak gerekir.(thanks to Fatih Terim:))
Eee ne demiş atalarımız: "Kılavuzu karga olanın burnu Bogdan Tanjevic!"

15 Aralık 2009 Salı

Gruplar Belli Oldu


Çin, Rusya, Porto Riko, Fildişi, Yunanistan... 2 ölüm grubundan birine düştük. Diğeri İran ile ABD arasındaki maç ile büyük ilgi çekecek olan B Grubu. Slovenya, Hırvatistan, Brezilya, İran çok güçlü ekipler. Gerçi takımların değerlendirmelerine sonraki post'larda girilecektir ama kısaca belirtmek istersek, bu grupta sadece ABD'nin birinciliği, Tunus'un da altıncılığı garanti gibi görünüyor. Bununla beraber dördüncülük için kıyasıya bir rekabet bekleniyor.
Kendi grubumuza bakacak olursak Yunanistan, eğer Japonya'daki performansını tekrarlarsa gruptan lider çıkması olası. Bu grupta da B grubundaki Tunus'un kaderini Fildişi paylaşıyor. Dördüncülük için ise yine minimum 4 takım yarışacak. İki ölüm grubu kabaca böyle görünüyor. Daha sonra her grubun üstüne ayrıntısıyla düşeceğim. Israrla takip ediniz :)

14 Aralık 2009 Pazartesi

World Championship 2010




Belirtmeden olmaz. Özellikle Kobe'nin afişini çok beğendim. Üzerinde oynanan ışık, Kobe'nin duruşu ve de İstanbul'un gerçekçiliği (sağ ayağının arkasında oluşan trafiği anlarız da ya önünde oluşan trafik?) hoşuma gitti. Ersan'ın vermiş olduğu James Dean'vari poz da beni benden aldı(!) Billboard'larda şimdiden yerlerini bulmuş durumdalar. Önümüzdeki 255 gün boyunca da yani turnuva başlayana dek de bulunsunlar lütfen. Bugün torbalar da belirlendi. Kurayı da yarın Hakeem Olajuwon çekecek. Futbol Şampiyonasınınkini Charlize Theron çekmişti, bunu Hakeem çekiyor:) Ayrıca üstünde durmak istediğim başka bir konu ise turnuva şehirleri arasında niçin Antalya'nın yer almadığı. Türkiye, turizm sektöründen ne kazanıyorsa Antalya'dan kazanıyor. Ülkede dünya şampiyonası düzenleniyor ancak dünyanın bildiği "Antalya", bu organizasyona dahil değil. Okulda Emir Turam'la karşılaşılırsa soruluacak yegane soru budur.

13 Aralık 2009 Pazar

Başlangıç...


Yıl 1991. Doğum günü hediyem olarak ilk kez sinemaya gidiyorum annemle. Adını hatırlayamadığım ama Harbiye'de olduğundan emin olduğum bir sinema salonu. Film benim için daha sonra bir efsaneye dönüşecek Ninja Kaplumbağalar... Çok yabancı geliyor ortam. İlk defa insanların karanlık kocaman bir salonda oturup dev gibi bir ekrana baktıklarını, film izlediklerini görüyorum. Sımsıkı sarılmışım annemin koluna; korkuyorum karanlıktan çünkü. Film başlyor... Ekranda kahramanlarım. Çok gürültülü ama salon, kulaklarımı tıkıyorum. Annem gülüyor bana "Korkmana gerek yok, bak kaplumbağalar çıktı" diyor. Kaplumbağa dediği de Leonardo! Hep sevmişimdir Leonardo'yu. Da Vinci yüzünden değil elbette! Kılıçlarıyla, mavi bandıyla çok hoşuma gitmiştir her zaman, hem liderleri de O'dur. Neyse... Halen hafızamda yer alan ve halen ağladığım filmlerde aklıma gelen sahne: Kötü kalpli Şıreydır, Siplintır ustanın kulağını keser!!! Bir anda ağlamaya başlarım. Ama içten, derinden, sessiz sessiz ve çok hüzünlü. Annem elbetteki hala dalga geçer bu olayla. Filmden sonraki mutluluğumu ise ancak Master Card reklamlarıyla anlatabilirim sanırım. Heyecanlı, şaşkın, karanlık, korkutucu, biraz ıslak ve en çok da mutlu bir başlangıç yapmıştım sinemaya. Tam bir "mozaik" yani anlayacağınız =) 18 yıldır da vazgeçmedim bu duygulardan, en büyük zevkim haline getirdim zamanla.

Yıl 1994. Yugoslavya'da savaş devam ederken, Mandela Güney Afrika'da ses getirmeye başlamışken, Berlusconi İtalya'yı "ele geçirirken" ABD'de Dünya Kupası başlıyordu. Bu saydıklarım (Dünya Kupası dahil) umrumda bile değildi o zamanlar. Kim derdi ki gün gelecek bunlar senin hayatının bir parçası olacak diye. Tek çocuk olmamdan ötürü Kuzenlerimi her zaman abi bellemiştim ve onları rol model almıştım kendime. Ama dedikleri bazı şeylerden hiçbir anlam çıkaramıyordum. Arda ve Tunca "Hollanda mı Almanya mı diye tartışırken Emre abi beni Fenerbahçeli yapmanın yolunun atericiden geçtiğini anlamıştı. Küçük bir tehditle Fenerbahçeli oluvermiştim. Bu konuda o günden öncesi karanlık benim için. Bu 3lü kendi aralarında bu futbol kavgalarını hep yapıyorlardı. O kavgalar esnasında ise ben boş gözlerle onları izliyordum. Koeman, Gullit, Klinsmann, Mathaeus, Romario, Dunga, Rijkaard, Van Basten, Savicevic, Weah... Şimdilerde efsane olarak nitelenendirdiğimiz bu isimler bana hiçbir şey ifade etmiyordu o zamanlarda. 3 abim de tv'nin karşısına geçip bu isimlerden bahsediyorlar ve tartışıyorlardı. Tartıştıkları şey ise çimende koşuşturan adamlardı. Bir gün karar verdim, bu tartışmalara bu kadar uzak olmamak için Futbol izlemeliydim! Bu kararı tam zamanında vermiş olmalıyım. Dünya kupası yeni başlamıştı. Babam, Amcam ve 3 rol modelim de oturup pür dikkat izliyorlardı. Önceleri çok sıkıcı gelse de zamanla alıştım. Final maçında ise tam bir Futbol hayranı olmuştum! Desteklediğim(!) Brezilya finalde İtalya ile oynuyordu. Ama İtalya'da da Roberto Baggio oynuyordu, adamım! O penaltıyı kaçırmasını gerçekten unutamıyorum. Hem üzülüp hem de sevinmiştim. Ama futbol fanatakliğim belki de o maçla hatta o penaltıyla başlamıştı bir kere. 15 yıldır da vazgeçmedim belki de geçemedim.

Yıl yine 1994. İlkbaharın son günleri, okulların kapanmasına az kalmıştı Basketbolla tanıştığımda. Bahsettiğim rol modellerim bana sadece Futbolu değil Basketbolu da anlatmışlardı. Futbolcuların yanına Basketbolcular da eklenmişti zaten çoktan. Hakeem'ler, Shaq'lar, Drexler'lar, Malone'lar, Stockton'lar, Pippen'lar, Rodman'lar elbetteki Jordan'lar gırla gidiyordu ve yine onları da tanımıyordum!!! Hatta bu adamların resimlerini posterlerini duvarlarına yapıştırıyorlardı. Çok hoşuma gidiyordu odaları. Ben de yapıştırdım sonra, benim de odam güzel olsun istiyordum. Böyle böyle tanıdım hepsini. NBA'i öğrendim, Chicago'yu ve ezeli düşmanı Utah'ı belledim, 23'ün değerini farkettim ve 33'ün desteğini... Unutmadım hiçbirini hala aklımın bir köşesindeler. Sonra oynamaya merak saldım. Geleceğin Yıldızları Basketbol Okullarına yazıldım. Basketbol aşkım giderek arttı bu sayede. Futbolun yanına Basketbol taraftarlığımı da ekledim. O zamanlardan beri bu ikisi bana birer hobiden çok bağımlılık haline geldi.

Peki ben bunları niye yazdım bu kadar? Niye geçmişimden bahsettim? Niye bunlara nasıl bağımlı olduğumu anlattım? Yıl 2009. Bu bağımlılıklarımı bir şekilde herkesle paylaşmak için bu blog'u hazırlıyorum. Uzun zamandır aklımdaydı ama bir türlü vakit yaratamamıştım kendime. Yıllar sonra dönüp baktığımda bu sanal dünyada da yazılı birşeylerim olsun istedim. Bu yazının da iyi bir başlangıç olduğuna kanaat getirdim. Eee ne de olsa herşeyin bir başlangıcı vardır değil mi...

Not: Sadece sinema, futbol, basketbol olmayacak elbette. Artık "olum şu hikayeyi bi daha anlatsana yau" diyen arkadaşlarıma, istedikleri hikayelere hemen ulaşabilcekleri bir kaynak sağlıyorum. Ve sizlerden ricam şudur ki lütfen blog'umuzun eksiklerini, fazlalarını, olması gerekenleri, gerekmeyenleri bana iletin.