Fenerbahçe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fenerbahçe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Mayıs 2011 Pazar

Maçlar Bitmeden

(Ezgi Elçi'nin klavyesinden...)
Spor Toto Süper Lig’de 2010-2011 sezonunun son maçları oynanmadan yazmak istedim bu yazıyı. Daha şampiyon belli olmadan yazmak belki de fair play ruhuna daha uygun olacaktı. Şike iddiaları, teşvik primi muhabbetleri, bazı kulüplerin diğer kulüpleri desteklemesi gibi olayları bir kenara bırakıp sadece futbolun güzelliklerini yazmak istedim.
Bir Fenerbahçeli olarak Trabzonspor ile başlamak istiyorum. Sezonun ortasına 9 puan önde girip an itibariyle puan cetvelinde 2. Sırada olmak kimilerine göre başarısızlık olarak görülebilir. Ancak son haftaya kadar şampiyonluk mücadelesini sürdürmek bana göre büyük bir başarı. Şenol Güneş çok büyük bir hoca. Hatta kanımca faal teknik direktörler içindeki en iyi yerli hoca. “Kriterin ne?” diye soracak olursanız oynattığı futbol.
Aykut Kocaman benim gözümde enkaz devralmış bir hoca. Daum gibi kişiliksiz ve korkak bir hocadan sonra (Daum’un hiçbir final maçını kazanamaması bunun en büyük kanıtıdır. Sadece Türkiye Kupası değil 2 lig şampiyonluğunun son haftada kaçması Daum eseridir.) takımını 9 puan geriden şampiyonluk potasına oturtması ve tüm rakiplerini devirmesi Aykut Hoca’nın iyi bir hoca olacağının habercisidir.
Ezcümle, futbolun dili her ne kadar uluslararası olsa ve herhangi bir millete mensup birinin herhangi bir ülkenin takımında başarılı olacağına inanıyorsam da şu içimdeki yerli hoca sevdasını atamıyorum evet.
Yılın “en”leri
İlk 3 olarak belirledim. Kafama göre.
Yılın futbolcusu: 1. Alex De Souza 2. Burak Yılmaz 3. Mamadou Niang
Yılın yerli futbolcusu: 1. Burak Yılmaz 2. Gökhan Gönül 3. Selçuk İnan
Yılın yabancı futbolcusu: 1. Alex De Souza 2. Mamadou Niang 3. Emmanuel Emenike
Yılın takımı: 1. Fenerbahçe 2. Trabzonspor 3. İstanbul Büyükşehir Belediyespor
Yılın teknik direktörü: 1. Aykut Kocaman 2. Şenol Güneş 3. Eruğrul Sağlam
Burada bir parantez açıp Abdullah Avcı, Yücel İldiz ve Tolunay Kafkas’a da teşekkür etmek lazım.
Yılın en iyi çıkış yapan takımı: 1. Gaziantepspor 2. Kardemir D.Ç. Karabükspor 3. İstanbul Büyükşehir Belediyespor
Yılın taraftar grubu: 1. Bozbaykuşlar 2. Tek Yumruk 3. Genç Fenerbahçeliler
Yılın hayal kırıklığı: 1. Galatasaray 2. Bucaspor 3. Yılmaz Vural
Burada yine bir parantez açmak lazım. İBB kendisini Süper Lig’e çıkaran Abdullah Avcı’ya güvendi ve takımın başında tuttu. Yine Karabük, Yücel İldiz ile aynı şekilde devam etti. Ancak Bucaspor kendi içinden gelen güce ihanet ederek Bülent Uygun ile anlaştı ve 20 küsür futbolcu transfer etti. Bedelini geldiği gibi küme düşerek ödedi.
Yılın en çirkin olayı: 1. Bursa’da Beşiktaş maçı öncesi çıkan olaylar. 2. Efsane Hagi’nin giderken Galatasaray hakkında sarfettiği sözler 3. Arda Turan’ın kasık sakatlığı hakkında yapılan terbiyesizce yorumlar
Yılın en güzel olayı: 1. TT Arena’nın açılışında yaşanan olaylardan sonra ağır tehditler yiyen Galatasaray’a tüm takım taraftarlarının destek çıkması. 2. Bozbaykuşlar’ın Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde açtığı pankart 3.Güiza’nın Bucaspor maçında attığı gol sonrası gözyaşlarına hakim olamaması
E diyeceksiniz “Ziraat Türkiye Kupası’nı alan Beşiktaş niye burada yok”? Spor Toto Süper Lig’de çok başarısız bir sezon geçirmesi ve yöneticilerinin yaptığı fair play dışı açıklamalar yüzünden yok. Ama Tayfur Havutçu hoca Türkiye Kupası ile birlikte biz spor severlerin gönlünde taht kurmuştur. Bu başarısından dolayı Tayfur Hoca’yı birkez daha tebrik ederim.
Seneye görüşürüz.

20 Ocak 2011 Perşembe

Ne Demişler? #10


"Kafamızda yapmak istediğimiz bir takım projeler var. Bunların en azından % 80'ini gerçekleştirdiğim takdirde bu dönemin sonunda başkanlık görevini bırakmayı düşünüyorum" -Aziz YILDIRIM

Tarihe karışmış olan "Süper Futbol" dergisinin Ağustos 1998 tarihli 7. sayısında Fenerbahçe'nin çiçeği burnunda "genç" başkanı Aziz Yıldırım ile yapılan röportajda Yıldırım'ın, "Fenerbahçe'de sadece bir dönem başkanlık yapacağınızı söylemiştiniz. Bu hala geçerli mi?" sorusuna verdiği yanıt.

3 Haziran 2010 Perşembe

5'te 4






21 Mayıs 2010 Cuma

"Fenerbahçe Niçin Sevilmiyor?" ve "Bursaspor Bir Balon mu?"


Nerdeyse 1 hafta geçti üstünden. Hala feysbuklarda, başka sitelerde rastlayabiliyoruz Fenerbahçe'yle dalga geçen görüntülere. Aralarında gerçekten çok komik olanlar yok değil. Bir Fenerbahçeli olarak özellikle de bu yıl oldukça fanatik bir Fenerbahçeli olarak çok gülüyorum bazılarına. 3G teknolojisine artık herkesin sahip olabileceği, onu geçtim kullandığımız en basit telefonda bile radyonun bulunduğu bir zamanda böylesi bir yanlış anlaşılmadan ötürü şampiyonluk kutlaması yapılmasını aklım almıyor gerçekten. Aslında komik olan Fenerbahçe taraftarının sahaya girip şampiyon olmuşçasına sevinmesinden ziyade diğer takımların da aynı sevinci göstermesi. Maçı evde izlerken Lig TV'nin yanlış yönlendirmesi, maçın atmosferi ve stadın bir anda çılgına dönerek sevinmesiyle beraber ben de bir an için Bursaspor maçının 2-2 bittiğini düşündüm. Fenerbahçe'nin maçını boşverip Bursaspor'un maçını veren kanalı aramaya başladım. O anda maç bitmiş ve reklama gitmişti Digiturk. Geçtiğim sonraki kanal ise Gençlerbirliği Galatasaray maçını veren kanaldı ve belki de Fenerbahçe'nin "sözde" şampiyonluk kutlamlarından daha komik (hatta traji-komik demek daha uygun olur sanırım) bir durumla karşılaştım. Galatasaray mağlup olmuş, futbolcular moral bozukluğuyla soyunma odalarına giderken Galatasaray taraftarının çılgınca ve hatta şampiyon olmuşçasına sevinmesine tanık oldum. O an zaten anlamıştım Bursaspor'un şampiyon olduğunu.
Geçenlerde bir anket yapılmış, bilen bilir. "En çok taraftar hangi takımda?" klişesinden başka "En sevmediğiniz takım" ve "Tuttugunuz takım haricinde en çok hangi takıma sempati duyuyorsunuz?" gibi farklı sorular da sorulmuş. 2. sorunun cevabında popülist bir yaklaşım sonucu Bursapor çıkmış doğal olarak. Geçen yıl olsaydı Sivasspor'un çıkacağı kesindi. Asıl ilginç durum en sevmediğiniz takım anketinde... Açık ara (2. ile arasındaki fark %30 civarı) Fenerbahçe en sevilmeyen kulüp olarak görülüyormuş(oranı da %57). Tuttuğunuz takım anketinde ise Galatasaray'ın ardından %2lik bir farkla ikinci sırada geliyor Fenerbahçe. Buradan hareketle sevmeyeni seveninden daha fazla da diyebiliriz. Bunun nedenlerini araştırmayı bir tez konusu haline getirmek gerek aslında. "Niçin sevilmiyor Fenerbahçe?" Aklıma ilk olarak çok itici bir duruş sergileyen yöneticileri ve bir o kadar irite olunabilecek futbolcuları, en başta da aziz yıldırım'ın tekeli hatta faşist yönetimi geliyor. Ama başka bir açıdan da yaklaşabiliriz buna. Önce bir kaç örnek vermek lazım. Chicago Bulls'un Jordan'lı döneminde kazandığı 6 şampiyonluğu hatırlarsınız. Jordan bir efsane, Chicago Bulls ise yenilmez armada, bir hanedanlık... Ama destekçilerinden daha fazla sevmeyeni var. Nedendir bilinmez alternatif arayışı ya da güçlünün yanında olmama durumu söz konusu belki de. Aynı durum Lakers'ın three-peat yaptığı dönemde de yaşanıyordu. Shaq ve Kobe ikilisinden nefret edenler sevenlerinden daha fazlaydı. Sonra bir Spurs dönemi var ki onu sevmeyenler arasında ben de varım zaten. Bırakalım basketbolu, NBA'i ligimize geri dönelim. Galatasaray 4 yıl üst üste şampiyon olmuş, UEFA Kupası'nı kaldırmış, Super Kupa'yı kazanmış. Gazetelerde ve sokaklarda her gün konuşulan en önemli konu ise Galatasaray'ın bu başarıları kazanmasının nedeni olarak görülen hakemler... Geçen yılın Barcelona'sına bakalım. 6 kupayla kapanmış bir sezon. Buna rağmen muhalifi daha fazla. Hatta zamanında ezilen takım olması sebebiyle sempati duyanlar, Barça'nın bu başarılarının ardından bir anda kraldan çok kralcı olup Real'i desteklemeye başladılar. Bu örnekleri uzatabiliriz istediğimiz kadar. Ana fikir ise şu: Her zaman kazanan, dolayısıyla en büyük statüsünde olanın karşısında duran çok olur, sevmeyeni daha fazla olur. Çünkü kazanana karşı muhalif duruş sergilemek seni değerli kılar ve bir o kadar da değerli hissettirir. Davut ve Goliath hikayesi de öyle değil midir zaten? Kim Goliath'ı destekler ki?
Gelelim Bursaspor'un şampiyonluğuna. 4 takımın hatta 3 İstanbul takımının (son yıllarda Trabzonspor'un yaşadıkları ve konumu ortada) hanedanlığına son verişi yılın olayı hiç şüphesiz. Yaz aylarında yapılacak anketlerde yılın oyuncusu, yılın teknik adamı, yılın takımı, yılın olayı kategorilerine damga vuracağı da kesin. Beni sevindiren en önemli konu ise artık büyük takımlarımızın sadece formalarının ilk üçe gireceğinin kesin olmaması. Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş oynayan futbolcusu, taktik veren antrenörü, yöneten yöneticisi kim olursa olsun sadece adıyla ilk üçe girebiliyordu. Son yıllarda konuşulan farklı bir takımın şampiyon olması (ki Trabzonspor olsa dahi kabulümüzdü) eminim ki futbolu gerçekten seven tüm insanları mutlu etmiştir. Bursaspor'a bu konuda büyük saygı duyulması da şarttır ayrıca. Ancak şu durumda Bursaspor takımını maalesef yalnızca tebrik etmekten ileri gidemiyorum. Aziz Yıldırım'ın zamanında söylediği "UEFA Kupası Galatasaray için bir tesadüftü" sözlerinden hareketle bu şampiyonluğun da Bursaspor için tesadüften başka bir şey olmaması gerekiyor. Aziz Yıldırım, çok ağır eleştirilere maruz kalmıştı o dönemde. Anlatmak istediğini anlayan pek çıkmamıştı ama dediklerinde son derece haklıydı. Galatasaray 2000'den sonra devamını getirip, Porto örneğinde olduğu gibi Şampiyonlar Ligi'nde de başarılar kazansaydı, işte o zaman tesadüf olmaktan çıkardı o kupa. Günümüze dönersek tekrar, Bursaspor için Şampiyonlar Ligi'ne doğrudan katılmak büyük bir fırsat. Hele ki kendilerini o sahnede gösterecek futbolcular için bulunmaz hint kumaşı niteliğinde. Çıkıp toplarını oynamaları yeterli; kimse onlardan o sahnede daha fazlasını beklemiyor. Ancak Lige döndüğünde aynı başarının tekrarlanması şart. En azından şampiyonluk yarışında olması gerekiyor. Bu yılki başarısını devam ettirmesinin, aksi durumda tesadüf diye ortaya çıkacak olan bizlere güzel bir cevap olacağı kanaatindeyim. Kısacası Bursaspor'un bir Sivasspor sendromu yaşamaması gerekli. Bunun için de ellerinde oldukça büyük bir potansiyel var aslında. Tarihin 4 şampiyonunundan başka bir futbol kültürü oluşturmuş olan, her daim doldurulabilecek bir stada sahip olan, "Bursalı değil Bursasporluyum" diyebilecek taraftara sahip olan yegane kulüp ülkemizde. Hatta kendilerine özgü bir gol sevinçleri bile var:) Yani bu başarılarını tekrarlamamaları için önlerinde hiçbir engel yok. Yeter ki ileride belki de bir Mourinho olabilecek olan Ertuğrul Sağlam'ı kaybetmeyip ona sonsuz şekilde güvenebilsinler.

18 Nisan 2010 Pazar

Fenerbahçeliler Hayata 1-0 Önde Başlarlar


Fenerbahçe - Beşiktaş: 1-0

Ne derler "büyük" futbol adamları?: "Derbilerde sinirlerine hakim olan takım kazanır." İstatistik sayfasında kırmızı kart hanesi daha kabarık olan yine kaybetti derbiyi. Maçtan sonra saygıdeğer yorumcularımız mutlak olarak kırmızı kartları, hakemi ön planda tutacaklar ve yine futbolcuların üzerindeki bu agresifliği ve rakibe saygı duymamalarını falan konuşacaklardır. Ama aynı yorumcularımız oldukça sakin geçen ve ülkemizde alışık olduğumuz bir derbi maçının standartlarının altında kart çıkan Galatasaray - Fenerbahçe derbisinden sonra maçı oldukça sıradan ve sıkıcı olarak nitelendirmişlerdi. Bakalım bu akşamki maç için yorumları ne olacak?!
Gelelim Hüseyin Göçek'e. Aslında niye ona geliyorsam. Ondan önce tüm hakemlere saydırmak gerek ya da direk olarak MHK'ye. Çünkü MHK, nasıl bir beyin yıkama taktiği oluşturmuşsa artık, hakemler saha içerisindeki otoriteyi kartlarına saldırarak sağlamaya çalışıyorlar. Çok klişe olacak ama azcık Premier League izleyin yahu! Olduk olmadık her ikili mücadeleye faul, birazcık sertliğe hemen kart göstermek futbolcular üzerinde otorite kurmayı değil gerginlik yaratmaya yol açıyor ve hala bunun farkında değiller. Zaten ilk sert faulde kartı verdikten sonra diğer bütün müdahalelerde kart vermemek aptallığın daniskası olur değil mi! Aslında belki de bu sayede isim yapmak istiyor da olabilir sayın hakemlerimiz. Ne de olsa maçın önüne geçip futboldan çok kendilerinden bahsettiriyorlar böyle yaparak.

2 paragraf, önce yorumculara soora MHK'ye saydırdıktan sonra gelebildik futbola. 6 maçtır gol yemeyen Fenerbahçe savunması gözlerimi yaşartacak seviyede. Keşke aynı seviyeye Bilica da çıkabilse. Yine saçma sapan bir hareketle yaptırdı penaltısını her zamanki gibi. Zaten maç boyunca bir şeyler yapacağı belliydi canlı bombamızın. Agresiflikle kasaplık arasında ince bir çizgi olduğunun farkına varması onun da standartını üst seviyeye çıkartacaktır eminim. Penaltıyı yaptırdıktan sonra da penaltı noktasını ayağıyla kazması "sıçtık, bari sıvayalım" gibisinden bir hareketti. Kendini bu şekilde affettireceksen Meryem Ana kadar saf olsan dahi affedilmezsin. Bilica'nın yanına İbrahim Kaş'ı ve Ernst'i de koyup Dante'nin dokuz çemberden oluşan cehennemine koymak hatta tam da ortasına yalancıların, sahtekarların ve saygısızların arasına koymak gerek.

2001 yılının 2 Aralık'ını hatırlayalım. Yağmurlu bir hava, çamurlu bir saha. Yine Kadıköydeyiz yine bir Fenerbahçe - Beşiktaş derbisi. Maçın sonucu 1-2. Fenerbahçe'nin golünü Abdullah, Beşiktaş'ınkileri ise Ronaldo kaydediyor bir tanesi ofsayttan olmak üzere. Hatırlamayanlar için Fenerbahçe'nin evindeki yenilmezlik serisini kaybettiği ve tribünlerimizin Japonya bayrağına benzerliğiyle dikkat çeken ama amacının ve anlattığı şeyin bambaşka olduğu, ortasında kırmızı bir leke olan büyükçe bir beyaz çarşafla tanıştığı maçtı. Çok yaratıcı şu Beşiktaş taraftarı:) Daum ve Denizli o tarihte bugünkü kulübelerinin tam tersinde ve farklı renklerle oturuyorlardı. Kim bilebilirdi ki 9 yıl sonra renklerini takas edeceklerini.
Neyse bugüne dönelim. Aslına bakılırsa oyunun bu şekilde geçeceği kadrolara bakıldığında belliydi. Fenerbahçe'den bahsetmeye gerek yok. Ne de olsa her derbide aynı anlayışla sahaya çıkıyorlar. Kapan, pas yap, erken gol bulursan bu taktiği 90 dakikaya yaymaya çalış. Burada önemli olan Beşiktaş'ın hücum planıydı. Ancak Mustafa Denizli bırakın hücum planını, bir hücumu düşünmekten dahi uzak bir kadroyla çıkmayı seçti. Orta sahada defansif karakterli Fink ve Ernst'i seçerken, onların hemen arkasında Toraman'ı Alex'e markaja vermiş, sol kanada da bekten bozma genç İsmail Köybaşı'yı koyarak 7,5 defansif özellikli futbolcuyla maça başlamıştı. Fenerbahçe de artık karakteristik bir özelliği haline getirdiği ön alanda baskı oluşturarak henüz ilk pozisyonda golü bulup öne geçti. Geri kalan bölümde de kapanarak ve Bilica'nın saçma bir hareket yapmamasına dua ederek -ki işe yaramadı- oyunu bitirdi.
Bu sonuçla Beşiktaş şampiyonluğa hoşçakal demek zorunda kaldı. Şu da bir gerçek ki Beşitaş geçen yıl şampiyon olduğunda da çok farklı bir taktikle ya da performansla oynamıyordu. Bu yılki tek fark işin içinde büyük ve dirençli takımların olması. Fenerbahçe'de ise şampiyonluk şarkıları söylenmeye başladı maç sonunda. Konfeti şovları, oyuncuların taraftara tezahürat yaptırması falan... Bakıyorum da puan durumuna, halen 2. sırada olan bir takım için henüz erken gibime geliyor bu tip kutlamalar. Ki liderin cebinde kesin bir 3 puanı olduğunu da hesaba katarsak bitmiş olan hiç bir şey yok ortada. Fenerbahçeliler için en acı olan ise haftaya Galatasaray'ın Bursa'yı mağlup etmesini bekleyecek olmaları hiç şüphesiz. Bir gün herkes Galatasaraylı mı oluyor ne? :)

28 Mart 2010 Pazar

Gecenin Özeti


Hani Cem Yılmaz diyor ya, "Ben profesyonelim, bu işi g.tümle bile yaparım." diye. Volkan'ın ki de başka bir şey değil aslında. Belki fair play açısından pek hoş bir görüntü değil bu. Rakip takımı ve seyirciyi küçük düşürücü bir hareket olduğu bariz ortada. Güzel oyun sevdalıları pek beğenmeyeceklerdir. Ama oyun da böyle güzelleşiyor yahu! Bir Fenerbahçeli olarak da hoşuma gitmedi değil hani :)
Maç yorumuna gelirsek... Gerek var mı ki?!

24 Mart 2010 Çarşamba

Alkışlarla Özhan Canaydın


Bugün Fenerbahçe'nin maçı olduğunu son dakikada öğrendiğim için önce biraz ayıpladım kendimi. Tarihte görülmüş şey değil benim bir Fenerbahçe maçını unutmuş olmam. Zaten maçın Fenerbahçe taraftar ortalaması olan 35.000 kişiden çok daha az bir seyirci sayısıyla oynanmasından da belliydi. Kendimi suçladığım oranda popülist basın organlarımızı da suçlamaktayım bu yüzden. Galatasaray'ın Trabzon deplasmanından beri derbi ateşiyle yanıp tutuşuyor gazeteler, televizyonlar. Kimsenin umrunda değil Fenerbahçe'nin haftaiçi 27 yıldır kazanamadığı Türkiye Kupası'nda yarı final maçına çıkacak olması. Türkiye Kupası dedim de... Bundan sonra Kupa maçlarını TRT vermeye devam edecekse şayet ben bütün maçları stadta izlemeye hazırım yağmur da olsa kar da olsa çamur da olsa. Yeterki bütün futbol iştahımı sömüremesin TRT. Bu kadar kötü yorumlar Star'ın Şampiyonlar Ligi ekibinde dahi olamaz. Onlar en azından insanı güldürebiliyorlar gerçi. Hadi yorumları geçtim, stadta kaç tane taraftar "Maç TRT'de izlenir" gibisinden pankart hazırlamışsa TRT'nin onları gösterme mecburiyeti var sanki! Ayrıca madem maç TRT'de izlenir diyorsun, ne işin var stadta be adam! Neyse zaten habercileri ısmarlama soru soruyorlar, kanal olarak başbakan poposunu yalamayı "To Do List"lerinin en başına koymuşlar, maç falan da izlenmez artık. TRT benim için bitmiştir, bir daha da gelmem TRT'ye artık. Manidar oldu.
Maça geri dönelim biz. Zap yaparken maç öncesi yorumlara denk gelerek maç olduğunu öğrenmenin verdiği acının tarifini yapamam. Ne kadar darlayıcı bir maç olduğunu ise hiç anlatamam. Gerçi izlemem gereken yeri büyük bir merakla ve tüylerim diken diken olmuş bir şekilde izlemenin verdiği keyif de büyüktü hani. Malumunuz geçtiğimiz günlerde Galatasaray'ın eski başkanı Özhan Canaydın'ı kaybettik. Yazık oldu. 6-0l'ık maçta Aziz Yıldırım'ı tebrik ederken ve halen binbir güçlükle binbir sıkıntıyla yapımı devam eden Galatasaray'ın yeni stadının projelerini basına açıklarken ki görüntüleriyle anımsıyorum onu daha çok. He bir de Galatasaraylı taraftarların onun hakkında pek de iyi şeyler söylemediği zamanları... Türkiye'de genelde her spor kulübü yönetimlerinin kaderidir bu. Taraftarlarca yuhalanmak, istifaya davet edilmek. Zaman zaman bizler de sesimizi yükseltsek de Aziz Yıldırım yönetimine, acı çekmeyi seven bir yapıda ve faşizan yönetimleri hoş bulan bir zihniyette olduğumuzdan severiz başkanımızı koşulsuz şartsız (!). Beşiktaşlılar için ise duyrum biraz daha anlaşılabilirdir. Onların mentalitesinin tamamen Fenerbahçe taraftarıyla zıt olduğunu varsayıp, zaten her şeye muhalefet her şeye karşı olduklarını söylemek zor olmaz ki zaten kendileri de bunları rahatlıkla dile getiriyorlar. O yüzdendir ki hiç bir yönetimi sevmezler onlar. Onlar için en iyi yönetim yönetimsizlik, anarşizimden ötesi değildir. Severim bu yönlerini.

Gelelim Galatasaray'a... Özhan Canaydın gibi bir adamı (adamı diyorum başkanı değil. Çünkü o, "başkan" sıfatından önce "adam" sıfatını hakediyordu) nasıl olur da sindiremezler. Nasıl olur da son yıllarda tepki gösterdikleri tek yönetim Özhan Canaydın yönetimi olur aklım almıyor doğrusu. Fenerbahçe ve Beşiktaş taraftarlarında mevcut olan karakteristik sitasal anlayış Galatasaray taraftarlarında yok tamam ama bu biraz da saçmalık derecesine geliyor. Daha büyük saçmalık ise meyve veren ağacın değerinin ağaç kesildikten sonra anlaşılır olması. Aslında bu Türk insanının bir niteliği. Barış Manço, Uğur Mumcu, Aziz Nesin, Özhan Canaydın gibi isimlerin en büyük ortak özelliği değerlerinin onlar göçtükten sonra anlaşılması. Bu yazıda ikinci kere değineceğim ama bu popülistlikten başka bir şey değil.

Bu akşam maçta kaçırmak istemediğim tek bir an olduğunu söylemiştim. O an, Şükrü Saraçoğlu'nda Özhan Canaydın için yapılacak olan saygı duruşuydu. Her şeyi bir kenara bırakırsak sonuçta o da bir Galatasaray Başkanı'ydı. Fenerbahçe taraftarlarınca sonsuz eksi 1 kere sevilmeyecek adam sıfatını taşıyordu. Sonsuz eksi 2 de Galatasaray kaptanıdır zaten. Hakemin saygı duruşu için çaldığı düdükten sonra Türkiye'de aklıma getiremeyeceğim şey oldu işte. Belki biraz popülistlikten belki de ölüye saygıdan ama neticede bir Galatasaray Başkanı için yapılan saygı duruşunu Fenerbahçe taraftarları ayakta alkışladılar uzun uzun. Hani bahsediyoruz ya sahalarda görmek istediğimiz hareketler diye... İşte bu hareket tam da o hareket! Bu tip olgunlukları çok değil, bir kaç stadta görsek bir kaç jest görsek, çok tartışılan o Türk futbolunun marka değeri tavan yapacaktır. Fenerbahçe'nin 12 numarasına sonsuz teşekkürü herkesin borç bilmesini de dilerim. Umarım bu sadece bir başlangıç olur ve bu tip durumlarla sık sık karşılaşırız. Maçla ilgili de diyecek pek bir şey yok, zaten diyecek tek şeyi de söyledik. Son olarak, huzur içinde uyu Özhan Canaydın...

28 Şubat 2010 Pazar

Ne Olacak Bu Fener'in Hali? #2


1. Deniz Barış'ı sağ açıkta başlatıp her maç Cristian'a tahammül edebilen bu zihniyet,
2. Sezon ortasında takımın takviyeye ihtiyacı olduğunu futboldan anlamayanların bile bas bas bağırdığı halde "Bu kadroyla devam edeceğiz" diyen zihniyet,
3. Anlayamadığım bir şekilde belki de 50.ye aynı pozisyondan gol yediren, sürekli olarak defanstan çıkarken top kaybeden zihniyet,
4. Adele çekmesi yüzünden bu sezon boyunca 12 tane sakat veren bir takımın kondisyonerinin zihniyeti,
5. Her maça "Hep destek Tam destek" sloganıyla çıkan, takımının yanında duracağına and içmiş zihniyet,
6. Saat 3'teki maçta forveti düşüren son adama sarı kart çıkaran; bundan tam 6 saat sonra aynı pozisyona kırmızı kart veren zihniyet...

DEĞİŞİN!!!

23 Şubat 2010 Salı

Ne Olacak Bu Fener'in Hali?


Fenerbahçe - Bursaspor: 2-3
Resim son derece güzel özetliyor aslında bu sorunun cevabını. Orta sahası sadece golden sonraki tepki olarak değil maç içerisinde de gerçekten çökmüş durumda. 1. Daum döneminde ve ardından gelen Zico döneminde tavan yapmış olan Aragones ile düşüşe geçen, rakiplere karşı kondisyon avantajı artık yerlerde sürünüyor fotoğraftaki gibi. Fenerbahçe ortasahası 90 dakikayı kaldıramaz duruma gelmiş. Dikkat ettim de bir pozisyonda Ortasahanın sağında topu tutan Alex herkese haykırıyordu adeta "çıkııın çıkıııın" diye. Tek gelebilen Emre oldu. Ama ondan da son 15-20 dakikayı 3 kişilik oynamasını bekleyemezsiniz. Hele ki Christian tam bir ruh saha içinde. Gol sevincinde en önde koşmasını iyi biliyor ama. Ya da Andre Santos. Oldukça yaratıcı gol sevinçlerinde ama aynı yaratıcılığı saha içerisinde gösteremiyor hatta ters kademeye bile giremiyor. Deniz'den ise bahsetmeme bile gerek yok. Bu adam her zaman böyleydi, daima da böyle olacak. "Sınırlı" maalesef. Football Manager 2010 oynayanlar bilirler, defans oyuncularınıza görev verirken 2 tane temel karakteristik özellik vardır seçebileceğiniz. Biri "Ball Playing Defender" olan topla oynamayı becerebilen, defanstan çıkışlarda topu rahatça kullanabilen, geriden oyun kurabilen, ayağına hakim oyunculara verebileceğiniz bir görevdir. Bir de "Limited Defender" vardır ki oyunda oyuncularınıza bir hakaret olarak da nitelendirebilirsiniz de. Adı üstünde sınırlı yetenekleri olan ve "sadece" defans yapmasını bilen oyuncularınıza vereceğiniz direktiftir. Daum'un "Ball Playing Defender" olarak gördüğü Deniz tam bir "Limited Defender" işte. Hem de öyle böyle değil! Gökhan Gönül'ün de yenilen ilk golde yaptığı saçma driblingi akşam eve gittiğinde izlemiş olduğunu umuyorum.
Son zamanlarda duymadığımız ama Galatasaray'ın 4 yıl şampiyon olduğu zamanlarda sıkça duyduğumuz "Ne olacak bu Fener'in hali?" lafını yeniden duyar gibiyiz biz Fenerbahçeliler. Oynanan son 7 maçta 12 gol görmüş, Fenerbahçe kalesi. Bunun suçunu tamamen yukarda bahsettiğim isimlere yüklemek olmaz. Sadece defans oyuncularında da bulamayız hatayı veya sadece defansif orta sahalarında. Böyle Bir istatistik ile karşılaşıyorsak eğer, bu tüm takımın üstüne alması gereken bir sorumluluktur. Bu takımın içine Daum da Aykut Kocaman da Aziz Yıldırım da dahil.
Son olarak Rıdvan'ın maçtan sonra yaptığı yoruma şiddetle katıldığımı belirtmek istiyorum. Bu takım artık yeni bir yapılanma içine girmelidir ve bütün yüreksiz, koşmayı görev edinmemiş, "Limited" oyuncuları gönderip yerlerine yere sağlam basan, görevden kaçmayan, ruhu olan transferler yapılmalıdır. Artık Tuncay'ı geri mi çağırırlar ya da Emre'yi klonlayıp çoğaltırlar mı bilemiyorum...

14 Şubat 2010 Pazar

Gülsek mi Ağlasak mı?


Fenerbahçe - Diyarbakırspor: 1-1 dk 90: Andre Santos...


Bursaspor - Fenerbahçe: 3-1 dk. 90+2: Dani Güiza...


Manisaspor - Fenerbahçe: 2-2 dk. 90+6: Gökhan Ünal...

3 maç üst üste son dakika golleri. Ama sadece 1 tanesinde işe yarıyor. Liderliğin falan gittiği de yok. Ankaraspor'la Fenerbahçe de oynayacak(!) Yine de durum vahim. Toparlanmak gerekiyor...

22 Ocak 2010 Cuma

Çamur Güreşi


Fenerbahçe - Denizlispor: 3-1

Tam 12 gün olmuş son enrty'yi yazalı. Sınavlardı, pc sorunlarıydı derken uzak kaldığım blog'uma sonunda kavuştum. Tıpkı 3 aydır ayrı kaldığı mabedinden uzak kalan Fenerbahçe gibi. Uzak kaldığı sıralarda çıkan haberlerde çimlerin düzeltildiğini okumuştuk. Büyük çoğunluğun beklentisi "cillop" gibi bir zeminde mücadele etmekti bu akşam. Hİç de beklenilen olmadı ve 3 ay önceki saha nasılsa bugün de aynıydı. Ancak şu yağan yağmur kar karışımı yağışta Türkiye'deki tüm sahalar aynı sorunla karşılaşacaktır unutmamak lazım. Sahanın bu durumu ev sahibi avantajını iyi kullanamamıza yol açıyor. 2. yarı için bahsedilen fikstür avantajından pek de yararlanamayacağız bu zeminle. Ligin dibindeki Denizli karşısında bile 77 dakika gol bulamadı Fenerbahçe bu yüzden. Gerçi Denizli kalecisinin de büyük payı olduğu şüphesiz. Ama teknik kapasitesiyle ve futbolcularının bireysel yetenekleriyle yoluna devam eden bir takım için bu zeminin bir an önce düzeltilmesi şart.
Zeminin yanı sıra bir başka eksiklik de transfer. Gökhan Ünal ne bu takımı ne de bu taraftarı keser. Hele ki ezeli rakibiniz "sezon ortasında" Neill, Jo gibi transferler yapıp dos Santos'un da peşinden koşmaktaysa... Bir kaç yıl öncesine kadar sıklıkla Fenerbahçe'nin uyguladığı "yıldız transferi" politikasını Galatasaray devralmış durumda. Adnan Polat'ın başkanlığından beri bu değirmene oldukça fazla su gelmeye başladı. Türk Telekom'la yapılan stad anlaşmasıyla da zirve yaptı. Fenerbahçe yönetimi unutmamalı ki o eski Galatasaray yok artık karşılarında. Transfer piyasasında ucuz ve ismsiz oyunculara yönelmiyorlar artık. Zaten Rijkaard'ın adı bile yetiyor yıldız transfer için. Fenerbahçe bu durumu Zico ile değerlendirebilirdi zamanında ama o da uçup gitti. Biz zaten milletçe seviyoruz, fayda sağlayan kişileri, kurumları, düşünceleri silip atmaya...

3 Ocak 2010 Pazar

10 Numara Kaptan!


Bu aralar televizyonda sıkça rastladığımız reklamın sloganı: 10 Numara Kaptan Tarifesi. Amacım sanal reklam yapıp Galatasaray'ın Aslancell'ini duyurmak değil tabiki de. Bahsetmek istediğim konu bu akşam Galatasaray antrenmanında yaşananlar. 2010'u güzel açmış Arda Turan, 10 numara kaptan: Antrenman esnasında antrenmanı izlemeye gelen seyircilerden birinin cep telefonu çalmış. Sorun elbetteki telefonun çalması değil. Ne de olsa orası kütüphane, sinema veya tiyatro salonu değil, ayıplamak olmaz! Sorun, çalan telefonun melodisinde. Fenerbahçe marşı çalmış antrenman esnasında. Sorum(n)lu kaptan Arda Turan da "doğal olarak" tepki göstermiş. "Burası Metin Oktay Tesisleri. Galatasaray Kulübündesiniz! Fenerbahçe marşı niye çalıyor!? Kapayın telefonunuzu!" diye taraftarla küçük bir tartışmaya girmiş.
Aslında düşününce güzel bir şaka olabileceği akla yatıyor. Aynı şeyi Samandıra'da "Re Re Re Ra Ra Ra Gassaray Gassaray Cim Bom Bom" melodisiyle de yapabiliriz. Ama bizim kaptanımız bu duruma kahkaha atarak da cevap verebilir. Aradaki fark, hayattan keyif almayı bilmek gerek.
Özet olarak söylememiz gereken şey ise bir kaptanın bu denli sorumluluk sahibi olması gerektiğidir. Çünkü 10 numara kaptan olmak demek; hakemlerle olabildiğince çok tartışmak, ezeli rakiplerinizden nefret etmek, rakiplerin üzerine "adam ol" diye yürümek, ezeli rakiplerinizle çıkan her kavgada başrolü oynamak, bunları yaparken de maçtan sonra Kurtlar Vadisi replikleriyle "Biz onlara saha dışında 'abi' diyoruz. Benim onlarla hiçbir sorunum yok, hepsi çok sevdiğim abilerimdir ama abiliklerini bilsinler" demektir. 10 numara kaptan dediğin böyle olur işte...

23 Aralık 2009 Çarşamba

Özer Oldu!



Fenerbahçe - Altay: 3-0

Özer, Özer, Özer... Maçtan söz edilecek iki şeyden biri. Diğeri stadın boşluğu elbette. Altay taraftarı daha kalabalıktı sanırım:) 2009'un son maçında fazla ilgi yoktu kupa maçına. Maçın TRT'de yayınlanmış olmasının payı da büyük elbette. Biz Özer'e geri dönelim. Alex kadrodayken ve top rakipteyken Fenerbahçe'nin 10 kişi oynadığını kabul eder herkes. Özer'le bu sorun ortadan kalkmış görünüyor. Takıma daha fazla alıştıkça ve kendine güveni geldikçe -ki bugün attığı 2 gol yeterince güven aşılamıştır- Alex'ten vazgeçebilir Fenerbahçe. Ancak Daum'un da güvenmesi gerekiyor Özer'e. Genç oyuncularla arasının pek sıcak olmadığı aşikar Daum'un. Gerçi Carlos'un gidişiyle sol kanatta doğan boşluğa Özer'i yerleştirmiş gibi görünüyor. Ama Özer o bölgede oynadığında (son Trabzon maçı) yeteneklerini gösteremiyor. Yine de bulduğu bu şansı iyi değerlendirmeli Özer, öyle ya da böyle. Ayrıca sormadan edemeyeceğim: Topuz, Fenerbahçe'yle iligli yazdığım son entry'i okumuş olabilir mi? Bu maç göz doldurdu!

20 Aralık 2009 Pazar

Sana Yakışan Yerdesin!


Trabzonspor - Fenerbahçe: 0-1

"Ardarda kaybettiği 3 maçtan sonra Trabzonspor'u deplasmanda mağlup eden Fenerbahçe ilk yarıyı lider kapattı." Garip geldi maçtan sonra bu yazıyı okumak. Bu takım değil miydi skandalların yaşandığı, futbolcularının geceleri alemler yaptığı, sahada ruh gibi dolanıyorlar dedikleri takım? Şimdi övgü zamanı tabi. Ne de olsa galibiyet alındı. Ne de olsa o eleştiriler yapılırken Fenerbahçe kaybediyordu sıra sıra. Sözüm odur ki siz gelin bu spekülasyon peşinde koşan basına ayak uydurmayın. Son haftalarda yaşanan düşüşü bu tip durumlara bağlamayın. Yoksa değerli ve bilgili(!) yorumcumuz Sergen Yalçın'ın dediği gibi ligimiz mi çok kötü? 4 mağlubiyeti 1 beraberliği olan takım lider bitirmiş ilk yarıyı. 37 puan toplamış. Bu durum bana göre ligin kötülüğünü değil aksine ne kadar süprizlere açık bir lig olduğunu gösteriyor. Artık eskiden olduğu gibi hiçbir "büyük" diğer "küçük" takımlara karşı "büyük" değil. Büyük takım kavramı ortadan kalktı son 3 sezonda. Bu durum ligde hiçbir maçın kolay olmadığını da ortaya koyuyor. Sivas'ın açtığı yoldan bu sezon da Kayseri ve Bursa geçiyor. Eskişehir de arkadan zorluyor. E daha ne olsun!? Reklamı da hoşuma gidiyor zaten: "Turkcell Super Lig! Hiiiiç bitmesin!"
Maça gelecek olursak: Ben kafayı taktım bu Topuz'a... Kendini hala Kayseri'nin yıldız oyuncusu sanıyor. Beşiktaş'a çalım atılacak diye bin bir uğraşla alındı. Sadece Fenerbaçe'ye Beşiktaş'a Galatasaray'a karşı oynadığı maçlara bakılırsa izlediğiniz en dominant oyuncu olabilir. Ama her hafta bu takımlara karşı oynamıyorsun işte. Müdafada tamam ama iş hücuma gelince o kadar yavaşlatıyor ki oyunu gözlerim kapanmaya başlıyor. Hele ki karşısında dinamik ve güçlü bir savunma oyuncu varsa neredeyse her topu kaybetmesi işten bile değil. Yine de "Hep Destek Tam Destek" sloganımızdan vazgeçmiyoruz.
Topuz'un haricinde göze batan diğer oyuncu Güiza elbette ki. Rıdvan da fark yaratan seçti İspanyol'u. Son haftalarda bir çıkış içerisinde. Gidecek mi acaba devre arasında? Formda olduğu için Fenerbahçe'de işi olmayabilir tabi!
Son olarak da maçın 25. dakikasında gözüme çarpan bir olaydan bahsetmek istiyorum. Topu kazanmak için mücadele veren Emre, başarısız olunca yine birilerine bağırdı çağırdı. Hoşuma gidiyor aslında Emre'nin bu tavırları. O, bir taraflarını yırtarken diğerlerinin O'na destek vermemesini çok güzel eleştiriyor. Ama daha sakin yapsa şu işi, hoş olacak.

Fenerbahçe Kurasına Lille Yorumu

Lille'in web sayfasında Fransa'nın milliyetçiliğini bulmak aslında şaşırtmadı beni. İngilizce bilse dahi konuşmayı sevmeyen bir memleketin takımının sitesi de doğal olarak sadece Fransızca. Bizim kıçı kırık fenerbahce.org'umuz bile Türkçe hariç 3 alternatif dil seçeneğiyle yayın yapıyor.
Kuralar çekildikten sonra adetimdir rakip takımın sayfasına girip Fenerbahçe ile ne yorum yaptıklarını görmek. İşte Lille'li futbolcuların ve teknik direktörleri Rudi Garcia'nın yorumları:

Rudi Garcia: "Fenerbahçe Türkiye Liginin üst sıralarında yer alan bir ekip. Bu küçümsenecek bir durum değil. Türkiye'deki taraftarların etkisini ve bunu kırmanın zor olduğunun bilincindeyiz. Bizim için değişik bir karşılaşma olacak. Turu geçme şansımız var ve bunun için elimizden gelen herşeyi yapacağız. İlk maçı evimizde oynayacağımız için bir avantajımız söz konusu. Bu turdan sonra Liverpool ile karşılaşabilme ihtimalimiz bizim için ekstra bir motivasyon sağlayacaktır."


Florent Balmont: "Zorlu bir kura çektik. Türkiye'de büyük bir tirbüne karşı oynamak gerektiğini biliyoruz. Karşımızda iyi bir takım olduğunu ve her iki takımın da bir sonraki tur için hesaplar yaptıklarını biliyoruz. İlk maçı evimizde oynayacağız. Gol yemeden bitirerek deplasmandaki maç için avantaj sağlamak peşinde olacağız. Evimizde oynayacağımız maçta 1-0'lık bir galibiyet bizim için tatmin edici olabilir. Bunlar yaşanması güzel tecrübeler. Herkes kuranın bizim için aldığı şekilden son derece memnun gözüküyor. Bizim adımıza güzel bir mücadele olacaktır."


Rio Mavuba: "Kura çekimini hep beraber takip ettik. Çıkan sonuçtan (u)mutluyuz. Fenerbahçe gibi iyi bir ekiple eşleştiğimiz iyi bir kura oldu. Deplasman maçının hararetli geçeceği kesin. Böyle bir deneyim tecrübemizi arttıracak ve kendimizi denememizi sağlayacaktır. Turu atlarsak Liverpool ile eşleşecek olmamız bize esktra bir motivasyon sağlayabilir. Şu an biliyoruz ki bu tur zorlu geçecek. Bordeaux'da oynarken Türkiye'de hiç maç yapmadım. Anelka'nın birkaç yıl önce Fenerbahçe'de oynadığını biliyorum. Böyle iyi ve tehlikeli ekibi elersek övünmek hakkımız olacaktır."


Pierre-Emerick Aubameyang: "UEFA Avrupa Ligi'nde yolumuza devam ettiğimiz için mutluyuz. Önümüzdeki bu iki mücadele zor olacak. Özellikle de Türkiye'de oynayacağımız deplasman. Bu maçların Avrupa kupalarında uzun yıllardır mücadele eden ekiplere karşı iyi birer sınav olabileceğinin bilincindeyiz ve iyi bir deneyim olacağını düşünüyoruz."


Aurélien Chedjou: "Türkiye'de hararetli bir ambiyans olacağı aşikar. Türkiye liginde yeniden parlamak isteyen ve kariyerinin sonlarına gelmiş oyuncular top koşturmakta. Özellikle Roberto Carlos'u düşünüyorum. Bu sebepten çok iyi bir takımla karşılaşacağımızın bilincine varmalıyız. Bu her şekilde oynaması muhteşem bir karşılaşma olacaktır ve takım olarak tur biletini almak için sahaya çıkacağız. Kağıt üstünde Türklerin bize oranla tecrübesi daha fazla. Bu yüzden kendi oyunumuza odaklanıp maksimum düzeyde mücadele etmeliyiz. Liverpool mu? Önce bu tura konantre olalıyız, aksini yaparsak bir hata olur."


Mickael Landreau: "Ortada Avrupa kupalarına alışık çok iyi bir ekibi çektiğimiz bir kura var. Türkiye'de oynayacağımız maç son derece hareketli ve güzel bir ambiyansa sahne olacağa benziyor. Daha önce Galatasaray'a karşı oynadığımda da inanılmaz bir atmosfer vardı tribünlerde. Türk ekibi favori olarak gösterilse de bizim de şansımız yok değil. Liverppol'dan önce Fenerbahçe'yi düşünmemiz ve konsantre olmamız gerekiyor."


Pierre-Alain Frau: "'04-'05 sezonunda Lyon formasıyla Fenerbahçe'ye karşı Şampiyonlar Liginde mücadele etmiştim. Deplasmanda inanılmaz bir atmosfer olduğunu vurgulamam gerekiyor. O maça dair güzel anılarım var. Zira o maçı 3-1 kazanmıştık. Güzel fakat zorlu bir kura oldu diyebilirim. Açıkçası kolay bir kura da yoktu zaten. Elimizden gelenei yaparak turu geçmeye çalışacağız. Turu geçersek Liverpool ile karşılaşma olasılığımız var. Bir çok oyuncunun rüyası bu olabilir ancak önce Fenerbahçe'yi düşünmeliyiz."

Özet olarak Lille takımının oyuncuları ve Rudi Garcia daha çok Şükrü Saraçoğlu'ndaki maçın atmosferine dikkat çekmişler. Demeçlerden de anlaşıldığı üzere akılları Liverpool ile eşleşme olasılığında. Ancak hesaba katmadıkları dişli bir Unirea takımı var düşüşte olan ve zor günler geçiren Liverpool'un karşısında. Lille'in Liverpool maçını düşünmeleri Fenerbahçe'nin avantajı olarak ortaya çıkabilir. Tabii aynı düşünceye bizimkiler de kapılmazlarsa...

Not: Fransızca'dan çeviren "kadim" dostum Ömer "the Joker" Bilgin'e teşekkürlerimi sunuyorum. Ayrıca farkettim ki feysbukta Fransızca bilen çok arkadaşım varmış:)

19 Aralık 2009 Cumartesi

UEFA Avrupa Ligi ve Şampiyonlar Ligi Kuraları Çekildi




Kuralar çekildi, rakipler belli oldu. Lille ve Atletico Madrid. Biri yükselen, son zamanlarda büyük sükse yapan, ligin tozunu dumanına katan bir takım. Diğeri ise düşüşte olan, prestij kaybı yaşayan ve ligin tozu dumanı arasında kaybolmuş bir takım. Bizim takımlarımızın da pek parlak olmadığını, özellikle Fenerbahçe'nin son derece formsuz olduğunu belirtmekte fayda var. Ancak bu maçlar tam 2 ay sonra oynanacak ve hareketli geçeceği muhtemel bir ara transfer dönemi yaşayacağız. Şu anki bütün dengeler bu süreç içerisinde değişebilir. Ama maçların bu hafta oynanacağını varsayarsak Fenerbahçe'nin eleneceğini ve Galatasaray'ın zorlansa da yoluna devam edebileceğini söyleyebilirdik.
Avrupa ligindeki tadından yenmez eşleşmeler ise, Şampiyonlar Liginden elenerek büyük hayal kırıklığı yaratan Liverpool ile bu yılın flaş ekiplerinden Unriea karşılaşması; kendi liginde istediğini bulamayan Villerreal ile Beşiktaş'ın grubundan gelen ve son derece etkili bir hücum hattına sahip olan Wolfsburg eşleşmesi; 90ların iki efsane takımını karşı karşıya getirecek olan Ajax ve Juventus eşleşmeleridir.
Şampiyonlar Ligi kuraları çekildiğinde ise iki erken final ile karşılaştık: Inter - Chelsea ve Milan - Manchester United. Bu iki maç, yeniden Milan'la anlaşan Beckham'ın Old Trafford'a, Inter'in hocası Mourinho'nun da Stamford Bridge'e dönecek olmaları açısından da ayrı birer önem taşıyorlar. Uzun zaman sonra 2. tura 3 ekiple devam eden İtalyanların bu karşılaşmalardan boynu bükük ayrılacaklarını öngörüyorum o ayrı. Fiorentina ise Bayern ile kafa kafaya oynayacak güce sahip. Toni için de nostalji olacak Artemio Franchi'de oynamak. Diğer karşılaşmalarda ise şimdiye kadar Devler Liginde yenilmeyen Bordeaux, 257 milyon €'luk 2. Los Galactios, bu sene de oynadığı tüm kupaların favorisi olan Barça favoriler arasında.

18 Aralık 2009 Cuma

İyi Tatiller Roberto Carlos!



Fenerbahçe - Sheriff: 1-0

Maçtan sonra akılda kalan en önemli olay tabi ki R.Carlos'un Fenerbahçe formasıyla son maçına çıkmış olması. Maçtan önce çeşitli söylentiler ve Daum'un basın toplantılarında verdiği tatmin etmeyen demeçler sonrasında herkes, R.Carlos'un oynayıp oynamayacağını, oynarsa 11de mi olacağını yoksa kulübeden mi geleceğini, kulübeden gelirse de kaç dakika oynayacağını merak ediyordu. Maç kadrosu belli olunca anlaşıldı ki Hooijdonk'un başına gelen Carlos'un da başına gelecekti. Son düdük çaldığında Hooijdonk'tan daha şanslı olan R. Carlos, sadece 2 dakika sahada kalmıştı. Peki bunun nedeni ne? Aziz başkanın ve Aykut Kocaman'ın R. Carlos'u şampiyon olmadan göndermek istemediklerini biliyoruz. Ancak R. Carlos, Fenerbahçe ile şampiyon olduktan sonra Brezilya'ya dönseydi, Brezilya liginin ancak ortasına yetişebilecekti. Ligin başlangıcını kaçırmamak için özel izin alan R. Carlos, Marca'ya verdiği röportajda Real Madrid'te oynamak istediğini belirtince bu özel izni veren başkanın ve Kocaman'ın tepesi doğal olarak attı. Daum'a "küçük" bir uyarı yaparak R. Carlos'un yaptığı etik olmayan davranışı bir şekilde cezalandırdılar böylece. Ama oyuna girdiğinde Semih'ten pazubandını alması ve kaptan olarak uğurlanması hoş oldu.

Maça gelen az sayıdaki taraftarın da büyük çoğunluğunun Carlos'u son kez görmek için stada koşması muhtemel. Maça gelecek olursak, Özer-Topuz değişikliğine anlam veremedim. İlk yarıda topu 1. bölgeden alıp 3. bölgeye taşıyabilen tek oyuncuyu 2. yarıda çıkarırsanız ve yerine bir "ruh" koyarsanız maçın sıkıcılıktan öte bir şeylere dönüşmesi kaçınılmaz olur. Heleki hücum hattınızda her topu ezen ve ayakta dahi duramayacak kadar güçsüz olan Güiza'nız varsa. Sheriff takımının oyuncularının da ekstra beceriksiz olması oyunu dayanılmaz hale getirdi. Sağ açıkta oynayan siyahi oyuncuları Balima, Eminönü'nde saat falan satarken keşfedilmiştir herhalde. Özet olarak bu sıkıcı maçta üzerinde durulacak yagane konu R. Carlos'un vedasıdır.
2.5 yıl boyunca Fenerbahçe'yi dünyaya tanıttığın, gösterdiğin büyük profesyonellik, sol kanattan yaptığın sayısız bindirmelerin, rakip takımların sağ açıklarının yıldız olmasını sağladığın(!) için teşekkürler Roberto Carlos. Ronaldo'yla beraber iyi tatiller!

13 Aralık 2009 Pazar

Aziz, topu çizgiden çıkardı!



Fenerbahçe - Ankaragücü: 3 - 2

Maçtan sonra aklımda en çok Güiza'nın gol atmayı başarabilmesi olacaktı belki de son dakikada Özer topu içerden çıkarmasaydı. Yine Rıdvan'lık yapıp "Gol olur" dedim korner kullanılmadan önce. Maç boyunca başrolde olan Özer Hurmacı, son dakikada yine rol çalıyordu herkesten. Kendi adına harika bir maç çıkaran, verilen şansı iyi değerlendirip bir asist yapan, Andre Santos'a "bir daha formayı geri alamayacaksın" dercesine sol kanadı başarıyla kullanan Özer Hurmacı 90da bir de gol çıkarıyor kalesinden! İşte beklediğimiz Özer bu!


Gelelim asıl konuya: Bir hafta öncesine gidelim. Eskişehir maçından sonra Aziz Başkanın yaptığı açıklamaları hatırlayalım. Federasyona ve Hakemlere ağır eleştirilerde bulunmuş, ardından 21 gün hak mahrumiyeti cezası almıştı. Olsun varsın Aziz başkan alsın cezayı. Söylediklerinin ne kadar etkili olduğunu bu akşam görmüş oluyoruz. Özer'in çıkardığı top gol olmuş da olabilir, çizgiden de çıkmış olabilir. Onu tartışmaya gerek yok. Söylemek istediğim, Aziz Yıldırım'ın nüfuzu. Belki Aziz Başkan Eskişehir maçından sonra o demeçleri vermiş olmasa Fenerbahçe bugün de puan kaybedecekti hatta liderlik elden gidecekti. Boşuna dememişler, "Bu ülkede Başbakandan sonra en çok sözü geçen adam Fenerbahçe başkanıdır" diye. TFF, lütfen bu kadar riayet etmeyin bu söze! Fenerbahçe'nin böyle galibiyetlere ihtiyacı yoktur. Madem hakem hatalarının azalmasını istiyoruz Türk futbolu adına, bunlar da olmasın Aziz Başkan'ım.

Edit:Fotoğraf