futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Şubat 2012 Perşembe

Devrimin Devrimi

Resmi tarih yazımının önde gelen özelliklerinden biridir: tarihin içinden bir “tarih”i cımbızla çekip üstüne yorum yapmak. Diğeri de sebepleri ve sonuçları egemenlerin işine geldiği gibi yazmak. Böyle yetişmiş bir neslin mensubu olarak uzun zaman I. Dünya Savaşı’nın Avusturya Prensi’nin bir Sırp tarafından öldürülmesi ile meydana geldiğini sandık. 1914 tarihini o zamanki emperyalizm ve sömürgecilik mücadelesi ile ulusçuluk düşüncesinden tak diye soyutlayıp şak diye suçu Sırp suikastçi Gavrilo Princip’e atıverdik.

İşte bu eğitimi almış bir milletin evlatlarından dünkü maç üzerine çıksa çıksa “futbol terörü” başlığı çıkar. Star, Akşam, Sabah ve Habertürk gazeteleri maçı böyle anlatıyorlar. Arap Baharı’ndan haberleri yok mu peki? Var diyelim ve geçelim: Bu Arap Baharı, kısaca, nedir?

17 Aralık 2010 tarihinde Tunuslu Muhammed Bouazizi kendini ateşe verdiğinde isyanının sesinin bütün Arap dünyasında duyulacağını bilemezdi. Üniversite mezunu bir işsiz olan Bouazizi, sokakta seyyar satıcılık yaparken polisin arabasına el koyması ve yaşanan bu üzücü isyan eylemi ile başlayan olaylar Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da 18 ülkeye yayıldı. Kimi ülkelerde olaylar çok ufak çapta meydana gelirken Tunus, Yemen, Libya, Suriye ve Mısır gibi ülkelerde çok kanlı görüntülere sahne oldu. Bouazizi’nin kendisini ateşe vermesinden tam 1 ay sonra Mısır’da Ahmet Haşim El-Sayid kendini ateşe verdi. 25 Ocak’ta ise Mısır sokakları çürümüş tiranlığa, yolsuzluklara, adam kayırmacılığa, kokuşmuş ekonomik düzene isyan eden insanlarla dolup taşıyordu. Artık Tahrir Meydanı isyanın simgesi ve merkezi olacaktı. 18 günlük gösteriler sonucunda 11 Şubat’ta Hüsnü Mübarek istifa etti ve 30 yıllık “hükümdarlığı” son buldu. Ordu yönetimi devralsa da halk bu durumdan da memnun değildi. Mısır bugün hala “liberal” bir demokrasiye geçebilmiş ya da stabil olmuş değil.

Arap baharının en önemli halkasıydı Mısır’daki devrim. 30 yıl süren Mübarek rejiminin devrilmesi, devrimin başarıyla sonuçlandığının bir göstergesi hiç şüphesiz. Ancak hükumet destekçileri yalnızca ilk raundu kaybettiklerine inanıyorlardı. Ne de olsa Yılmaz Erdoğan’ın dediği gibi “oyunu savaş sananlar, savaşı da oyun sanarlar”dı. İç savaş diye adlandıramayacağımız olaylar yaşanmıyor değildi Mısır’da. İki tarafın da öfkesi dinmek bilmiyor. Elbet bir yerlerde bir kıvılcım çakacak ve sonucunda “sahalarda görmek istemediğimiz olaylar” yaşanacaktı.

Nitekim dün gece patlak verdi olaylar. Belki de halk gösterilerinde dahi böylesi bir çatışma yaşanmadı iki taraf arasında. Sosyal medyadan görünen o ki Al Ahly takımına ve taraftarlarına yapılan saldırılar planlı. Olayların yaşandığı yer olan Port Said kentinin Belediye Başkanı’nın, şehrin takımı olan Al Masry ile ülkenin en büyük takımı olan Al Ahly arasında oynanan her maçta tribündeki yerini aldığı ancak dünkü maçta nedendir bilinmez stadta olmadığı söyleniyor. Tribünlerdeki taraftarların ellerindeki eşit boydaki ve şekildeki “seri üretim” sopalar da olayların planlı olabileceğini gösterir nitelikte. Bunların yanı sıra basına yansıyan görüntüler insanın kanını dondurabilecek cinsten. Tribünden inerek Al Ahlyli oyunculara ve taraftarların olduğu bölüme saldıran Al Masry taraftarlarını (taraftar demek ne kadar doğru orası size kalmış), polis hiçbir şekilde durdurmaya çalışmıyor. Al Ahly tribünleri önüne set çekerek bekleyen polislerin aralarından geçiyor saldırganlar. Stadtaki elektirklerin de tam bu anda kesilmesi, kafalardaki soru işaretlerinin tavan yapmasına sebep oluyor. Yaşananların ardından üst düzey komutanlardan İsmail Osman’ın yaptığı açıklamalarda, Silahlı Kuvvetler’in ve İçişleri Bakanlığı’nın olaylarda hatasının olmadığını söylemesi ise ordunun olaylara bakışını açıklar nitelikte.

Eminim ki akıllara “Niçin Al Ahly takımı?” sorusu gelecektir. 1 yıl önce yaşanan protestoların cezası niye Al Ahly’e kesildi? Yaşananları “yalnızca bir holiganizm vakası” olarak nitelendiren kesimden beklemek lazım bu cevapları da neyse. Aslında soruların cevaplarını almak için Al Ahly’nin kuruluşuna inmek gerekiyor. 1907 yılında kurulan kulübün amacı, o dönem rejimi elinde bulunduran İngiliz kuvvetlerini futbolla alt edebilmekti. Arjantin’de olduğu gibi İngilizler sömürmek için gittikleri her yere futbollarını da götürüyorlar ancak bu icatları daha sonraları onların başına çorap örüyordu. Mısır, İngiliz himayesinden –göreceli olarak- kurtulmuşsa, bunun en önemli sebeplerinden biridir futbol ve Al Ahly kulübü. Günümüzde Al Ahly takımı taraftarlarının profillerini incelediğimizde sokaktan gelen, Mısır ulusunun birlik ve beraberliği için mücadelesini esirgemeyen, fakir ama gururlu bir kitle karşımıza çıkıyor. Tanıdık geldi mi? Geçen yıl bu zamanlarda sokaklarda Mübarek aleyhine gösteriler düzenleyen, hükümet ve orduyla karşı karşıya gelen ve hatta bu uğurda can veren adamlardan bahsediyoruz. Kısacası bizde söylendiği gibi “direnişin kalesi” niteliğinde Al Ahly kulübü. Bu nitelikleri onları mükemmel bir hedef haline getiriyor karşı cephe için.

Bu noktada değinmeden geçemeyeceğimiz bir nüans çıkıyor ortaya. Al Ahly’nin ezeli rakibi, taban tabana zıt görüşteki Zamalek kulübü olayların neresinde? Direnişçilerin bir futbol maçında öldürülmesine yaklaşımları nasıl oldu? Belki fubolun birlştirici unsurundan, belki de cinayet olarak adlandırabileceğimiz olaylara duyarlı bir yaklaşım sergilemelerinden kaynaklanarak Al Ahlyliler’le beraber hareket etme kararı aldı Zamalek taraftarları. Kahire’de iki kulübün en ateşli taraftarları, tek yumruk olarak olayları protesto ettiler. Al Ahly taraftarına gereken her türlü desteğin sağlanacağı da garanti etti Zamalek cephesi. Zamalek taraftarlarının daha liberal ve zengin kesimden oluştuğu ve Al Ahly ile kanlı bıçaklı oldukları gerçeğini göz önünde bulundurursak verdikleri bu desteğin önemi birkaç kat daha artacaktır.

Mısır Ligi süresiz iptal oldu sonuç olarak. Al Ahlyli futbolcular futbolu bıraktıklarını, Al Ahly kulübü ise tüm spor branşlarındaki faaliyetlerini durduklarını açıkladı. Olayların başrolündeki takım olan Al Masry Kulübünün başkanı hemen istifasını verdi “Bu insanlar benim taraftarlarım olamazlar” dercesine. Bu bile olayın futbolun dışında seyrettiğinin bir kanıtı değil midir? Yaşanan facia diğer takımların da radikal kararlar almasını sağladı; Al Gouna ligden çekildi. Her zaman söylerdik “Devrim olacaksa, tribünlerden yakılacaktır ilk ateş” diye. Yaşananlar, sürecin tamamen tersine işlediğini gösterdi. Ya da başka bir bakış açısıyla devrimin devrimi mi olacak bu olaylar?


Not: Giriş için Ezgi Elçi'ye selam olsun.

22 Mayıs 2011 Pazar

Maçlar Bitmeden

(Ezgi Elçi'nin klavyesinden...)
Spor Toto Süper Lig’de 2010-2011 sezonunun son maçları oynanmadan yazmak istedim bu yazıyı. Daha şampiyon belli olmadan yazmak belki de fair play ruhuna daha uygun olacaktı. Şike iddiaları, teşvik primi muhabbetleri, bazı kulüplerin diğer kulüpleri desteklemesi gibi olayları bir kenara bırakıp sadece futbolun güzelliklerini yazmak istedim.
Bir Fenerbahçeli olarak Trabzonspor ile başlamak istiyorum. Sezonun ortasına 9 puan önde girip an itibariyle puan cetvelinde 2. Sırada olmak kimilerine göre başarısızlık olarak görülebilir. Ancak son haftaya kadar şampiyonluk mücadelesini sürdürmek bana göre büyük bir başarı. Şenol Güneş çok büyük bir hoca. Hatta kanımca faal teknik direktörler içindeki en iyi yerli hoca. “Kriterin ne?” diye soracak olursanız oynattığı futbol.
Aykut Kocaman benim gözümde enkaz devralmış bir hoca. Daum gibi kişiliksiz ve korkak bir hocadan sonra (Daum’un hiçbir final maçını kazanamaması bunun en büyük kanıtıdır. Sadece Türkiye Kupası değil 2 lig şampiyonluğunun son haftada kaçması Daum eseridir.) takımını 9 puan geriden şampiyonluk potasına oturtması ve tüm rakiplerini devirmesi Aykut Hoca’nın iyi bir hoca olacağının habercisidir.
Ezcümle, futbolun dili her ne kadar uluslararası olsa ve herhangi bir millete mensup birinin herhangi bir ülkenin takımında başarılı olacağına inanıyorsam da şu içimdeki yerli hoca sevdasını atamıyorum evet.
Yılın “en”leri
İlk 3 olarak belirledim. Kafama göre.
Yılın futbolcusu: 1. Alex De Souza 2. Burak Yılmaz 3. Mamadou Niang
Yılın yerli futbolcusu: 1. Burak Yılmaz 2. Gökhan Gönül 3. Selçuk İnan
Yılın yabancı futbolcusu: 1. Alex De Souza 2. Mamadou Niang 3. Emmanuel Emenike
Yılın takımı: 1. Fenerbahçe 2. Trabzonspor 3. İstanbul Büyükşehir Belediyespor
Yılın teknik direktörü: 1. Aykut Kocaman 2. Şenol Güneş 3. Eruğrul Sağlam
Burada bir parantez açıp Abdullah Avcı, Yücel İldiz ve Tolunay Kafkas’a da teşekkür etmek lazım.
Yılın en iyi çıkış yapan takımı: 1. Gaziantepspor 2. Kardemir D.Ç. Karabükspor 3. İstanbul Büyükşehir Belediyespor
Yılın taraftar grubu: 1. Bozbaykuşlar 2. Tek Yumruk 3. Genç Fenerbahçeliler
Yılın hayal kırıklığı: 1. Galatasaray 2. Bucaspor 3. Yılmaz Vural
Burada yine bir parantez açmak lazım. İBB kendisini Süper Lig’e çıkaran Abdullah Avcı’ya güvendi ve takımın başında tuttu. Yine Karabük, Yücel İldiz ile aynı şekilde devam etti. Ancak Bucaspor kendi içinden gelen güce ihanet ederek Bülent Uygun ile anlaştı ve 20 küsür futbolcu transfer etti. Bedelini geldiği gibi küme düşerek ödedi.
Yılın en çirkin olayı: 1. Bursa’da Beşiktaş maçı öncesi çıkan olaylar. 2. Efsane Hagi’nin giderken Galatasaray hakkında sarfettiği sözler 3. Arda Turan’ın kasık sakatlığı hakkında yapılan terbiyesizce yorumlar
Yılın en güzel olayı: 1. TT Arena’nın açılışında yaşanan olaylardan sonra ağır tehditler yiyen Galatasaray’a tüm takım taraftarlarının destek çıkması. 2. Bozbaykuşlar’ın Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde açtığı pankart 3.Güiza’nın Bucaspor maçında attığı gol sonrası gözyaşlarına hakim olamaması
E diyeceksiniz “Ziraat Türkiye Kupası’nı alan Beşiktaş niye burada yok”? Spor Toto Süper Lig’de çok başarısız bir sezon geçirmesi ve yöneticilerinin yaptığı fair play dışı açıklamalar yüzünden yok. Ama Tayfur Havutçu hoca Türkiye Kupası ile birlikte biz spor severlerin gönlünde taht kurmuştur. Bu başarısından dolayı Tayfur Hoca’yı birkez daha tebrik ederim.
Seneye görüşürüz.

17 Şubat 2011 Perşembe

Bir Devrin Sonu

98 Dünya Kupası... Henüz 11 yaşında olan ben, tutmam gereken takımı sonunda keşfetmenin sevinciyle yerimden fırlıyorum "GOOOOL" diye bağırarak. Ronaldo, Hollanda filelerine yolluyor topu. O anda diyorum işte kendi kendime "Buldun adamını" diye. O zamanlar herkesin bir idolü var tabi. Kimisi Laudrup'çu, kimisi Zidane'cı, kimisi Batistuta'cı, kimisi de Rivaldo'cu... Ben Ronaldo'cu oluyorum o gün. Halbuki o, 4 yıl önce gösterir kendisini Amerika'daki Dünya Kupası'nda. Hiç süre bulamamıştır ama kupa sevincini tekrar izlerken fark ederiz, 20 numaralı tıfıl, dişlek çocuğun sırtında Ronaldo yazıyordur ve henüz 18 yaşındadır. Kendini çoktan piyasaya çıkarıp Cruzerio'da 14 maçta 12 gol kaydetmiştir ancak tecrübesiz olduğu için Dünya Kupası'nda forma giyemez maalesef. Her şey o yıl PSV'ye transfer olmasıyla başlar ve devam eder ki herkes bundan sonrasını gayet iyi biliyor zaten.
Yıllar boyunca basının bir numaralı malzemesi olmuştur Ronaldo. Nasıl olmasın? Sponsoru olan Nike'ın reklam yüzü olur uzun süre boyunca. Micheal Jordan basketbolda ne kadar ürün sattırıyorsa, Ronaldo da futbolda o kadar satış anlamına gelir Nike için. Şöhret basamaklarını, sahalarda durdurulamayan fuleli koşusuyla tırmanır. Futbolun ilk süper yıldızı derler onun için. Fenomen lakabını takarlar daha sonra. Bu kadar övmek yeter deyip yermeye karar verdiklerinde işler değişir. Aynı koşuyla inmeye başlar o çıktığı yüksek merdivenleri. Düzensiz bir sosyal yaşamı var derler önce. Hayat arkadaşlarına takarlar kafayı, evlendi-boşandı falan... Dünyadaki sorunlarla, siyasetle hiç ilgilenmiyor derler ama unuturlar veya unutmak isterler en çok hayır amaçlı maçlar düzenleyenin Ronaldo olduğunu. En son da şişman derler, düşene bir de onlar vururlar. Ama her koşulda, her övgüde ve her yergide o sadece çıkıp top oynamak ister. O, böyle kendisi olur çünkü.
FIFA 98'i hatırlayanlar var mıdır bilmem. Dün gibi hatırlarım oynadığım ilk futbol oyununu. Hatta ilk bilgisayarımı sırf onu oynayabilmek için aldığımı da hatırlarım. O oyunda iki tane oyuncu vardı, üzerine tanımayacağınız, bir nevi "bug" olan. Biri Weah'tı diğeri de Ronaldo. Ama sadece Ronaldo'nun "Overall Rating"i 99'du. Çünkü o "En iyisiydi". Her şeyi yapabilirdiniz onla. Sürat desen var, çabukluk desen var, dripling desen var, şut desen var, teknik desen var, hava hakimiyeti desen var, frikik desen o bile var. Bunlar sadece oyunda değildi, "gerçekte" de hepsine sahipti. O yüzden en iyiydi ya zaten. Önce bordo-lacivert ardından mavi-siyah formayla attığı birbirinden şık golleri tekrar tekrar izlemek en büyük eğlenceydi. Hele ki o çalımları yok muydu... Şimdiler de bile Ronaldo gibi çalım atan futbolcuya rastlamak zor. Dizlerini kıra kıra dizerdi ipe dizer gibi müdafaayı. Diz demişken... Bu şaşalı goller ve çalımlar Kasım 99'a kadar sürebildi maalesef. Geçirdiği çapraz bağ sakatlığı bir devri kapatıyordu belki de. Bu devir yalnızca 4-5 sene sürse bile... Başka bir sakatlık belki de bu kadar etkilemezdi Ronaldo'yu. Hani İskender yoğurtsuz olmaz ya, ya da Superman'i pelerinsiz düşünemeyiz... O da çabukluğunu sağlayan, çalım atabilmesine olanak tanıyan dizleri olmazsa bir hiçti.

Yaklaşık 1 yıl sonra sahalara döndüğü maçta yeniden sakatlandı. Futbol hayatının bittiğini düşünenler oldu. 1 yıl daha uzak kaldı çim kokusundan. Bu dönem içerisinde sık sık spor salonunda gördük onu, dizlerini kuvvetlendirmeye çalışırken. Geri döndüğünde belki artık en hızlısı değildi, belki o fantastik çalımları izleyemiyorduk. Ama bitiriciliğinden hiç bir şey kaybetmediğini gösteriyordu herkese. 2002 Dünya Kupası'nda yeniden doğdu ve 8 golle gol kralı olmayı başardı. Zidane'lı, Figo'lu Los Galacticos'a transferi büyük yankı uyandırdı. Ne kadar uğraştıysa da müzesinde tek eksiği olan Şampiyonlar Ligi kupasına erişemedi. Madrid basını tarafından her gün eleştirilmeye dayanamıyordu bu sırada. Performansında gözle görülür bir düşüş meydana geliyordu. 2006 Dünya Kupası'nda Brezilya'nın gol umuduydu ve Gana'ya attığı golle Gerd Müller'in "Dünya Kupaları Tarihinde En Çok Gol Atan Futbolcu" unvanını ele geçiriyordu. Ancak işler iyi gitmedi ve favori Brezilya, Fransa'ya çeyrek finalde elendi. Yaşadığı bir kaç sakatlığın da etkisiyle gözden tamamen düştü ama yine de ismi olan bir kulübe, Milan'a transfer oldu. Yeniden doğabilecek mi derken yan bağları 3. defa kopuyordu. Yine aynı sahne, Ronaldo yine sedyede ve ağlayarak sahayı terk ediyor... 2009'da ülkesine döndüğünde Corinthians taraftarları sevinçten çılgına dönüyordu ama Ronaldo yanında kilolarını da getirmişti. 109 kiloya kadar çıkmıştı ve sakat olan dizleri yüzünden ayakta durabilmesi bile bir mucizeydi. O da bunun bilincindeydi ve bu haftanın başında artık emekliye ayrıldığını açıkladı.

Bir devir bu sefer gerçekten de sonlandı. Ardında muhteşem goller, kırılan rekorlar, bireysel ödüller, şampiyonluklar, kupalar bıraktı. "Fenomen" lakabını niçin hak ettiğini herkese gösterdi. Belki de Ronaldinho (küçük Ronaldo anlamına geliyor) örneğinde olduğu gibi isim babalığı yapmaya devam edecektir. Belki sosyal sorumluluk projelerinde izleyeceğiz onu artık. Ama en azından ağlarken ve dizini tutarken görmeyeceğiz onu, en iyisi de bu oldu belki de... Son sözü ise kendisine Ronaldo'yu örnek almış ve onunla büyümüş olan bir Fransız'a, Benzema'ya bırakalım: "Bana göre gelmiş geçmiş en iyi futbolcu. Futbol oynamayı bırakacak olsa bile ben onun DVD görüntülerini izlemeyi bırakmayacağım. Onun gibi bir kariyere sahip olmak beni hayallerimi süslüyor."

20 Aralık 2010 Pazartesi

Nerde O Eski Günler


Eskiler daha mı güzeldi ne? İster istemez karşılaştırıyorum 50 - 60 yıl öncesinin taraftarlarını ya da insanların futbola bakışlarını, şimdikilerle. Hatırlayalım istedim o zamanları sadece. Mesela bir arada yaşayabilmek için yırtıyoruz ya kendimizi dar görüşlülere karşı, o zamanlar taraftarlar bir arada otururlardı her maç. Türk'ü, Rum'u, Kürt'ü, siyahı, beyazı, laciverti, kırmızısı, müslümanı, gayrimüslimi farketmeden. Rakip takım tribünü falan da yoktu öyle. Mesela Başkanlar da sürekli ortalarda olmazlardı. Onlar "Başkan"lardı, kulubü yönetenler... Biraz tepede olup sorun çözerlerdi, yaratmazlardı. Futbolcular kendilerini yere atmazlardı. Atanlar olursa da yerdeki o çamuru tatmak için atardı, insanları aldatmak için değil. Stadyumlar vardı Arenalar değil. Daha küçüktü hepsi, herkes kaynaşabilirdi rahatça. "Merchandise" nedir bilinmezdi. Tek merchandise gidilen maçın biletiydi, koçanlısından. Maça gitmek için şık giyinilirdi, her zaman gidilemezdi ne de olsa. Formalarda reklam olmazdı hiç. Futbol endüstriyelleşmemişti bile. Ne güzeldi "endüstrisiz" futbol. Aslında her şeyden önemlisi rakibe, taraftara, hakeme saygı vardı şimdi hiç bir yerde göremediğimiz cinsten hem de. Ha bir de özellikle küfür yoktu tribünlerde. Hatırlasanıza "Ya ya ya şa şa şa Fenerbahçe çok yaşa"lar söylenirdi ya da "Re re re ra ra ra Galatasaray Galatasaray Cim Bom Bom" diye bağırılırdı. Futbol maçları hafta sonları ailece gidilen, piknik, sinema ,tiyatro aktivitelerine alternatif oluşturan bir etkinlik konumundayken, şimdilerde tribünde hele ki kale arkası tribünlerinde kadın izleyici gördüğümüzde "oha kadın gelmiş lan maça" diyoruz maalesef. Her haliyle tercih ederim o günleri şimdiye kıyasla.
Bu yakınmaların ardından çok farklı bir yere bağlamak istedim konuyu. 1 haftadır rahatsızlığından ötürü zor günler geçiren gerçek efsanemizi (sadece Fenerbahçelilerin değil, tüm insanların), Lefter'i unutmamamız gerek. Türkiye'de kaç tane sporcunun heykeli stadın önüne dikilir ki? Kaç tane futbolcu tanıyorsunuz bir kulübün marşına adını sokmayı başarabilmiş? Hepsinden de önemlisi kaç tane Yunan tanıyorsunuz Türkiye milli takımının kaptanlığını yapmış? Sizce böylesi bir durum bugün olabilir miydi? Devşirme bir oyuncuyu milli takımda görmekten midesi bulanan insanların yaşadığı bir ülkeden ve onun spora bakış açısından bahsediyorum. Lefter'i yüceltmemiz için yalnızca, geçmişteki sorunlarına tutsak kalmış iki ülkenin de "vatandaşı" olabilmesi bile yeter aslında. Sporun barış için olduğunun en büyük kanıtı Lefter Küçükandonyadis ve döneminin futbol felsefesi. Lefter sahaya çıkınca inlerdi tüm tribünler hep bir ağızdan o zamanlar. Ne nefret vardı o sözlerde, ne kavga dövüş, ne de sin kaf...
"İstanbul deyince aklıma stadyum gelir
Kanımın karıştığını duyarım ılık ılık
Memleketimin insanına
Daha fazla sokulmak isterim yanlarına
Ben de bağırırım birlikte
Avazım çıktığı kadar
Göğsümü gere gere
Ver Lefter'e yazsın deftere...."

20 Ekim 2010 Çarşamba

Herkes Teknik Direktör, Herkes Çok Biliyor

Yaşadığımız ülkede tam 70 milyon teknik direktör nefes alıp veriyor. Her gün, her maçta kendi takımlarımızın teknik direktörü olmuyor muyuz? "Çıkar Güiza'yı al Semih'i", "Orta sahada Ayhan, Sarp, Barış oynuyorsa yaratıcılık beklenmez.", "Hocam dakika 75... Tam Bobo'yu oyuna alma vakti, al şunu bitir işi.", "Ula Umut, vurucağın topu..." türevi cümleleri hiç mi kurmadınız? Kafanızda kovduğunuz teknik direktörü 2 sezon sonra tekrar işe almadınız mı? Yenilikçileri, zamana ihtiyacı olanları gönderip imprator hayalleri kurmadınız mı? Takımı her sezon kendinizce kurtarmadınız mı? Hala haberi olmayan var mıdır bilmiyorum ama -dünyanın en iyi menajerlik oyunu demeyeceğim- dünyanın en iyi RPG oyunu tam sizlere göre "oturarak" teknik direktör dostlarım. Alışık olduğunuz gibi sadece sizin fikirleriniz geçerli, başkasının değil.

17 Temmuz 2010 Cumartesi

Ne Demişler? #9


"Futbol, çalışanların patronlardan daha fazla söz hakkı olduğu tek meslek dalıdır."-Socrates Brasileiro Sampaio de Souza Vieira de Oliveira.

Dünyaya "sol"dan bakan Socrates, futboldaki sınıfsal düzeni anlatmaya çalışırken...

"Taraftarlık" Bir Hastalık Mıdır Yoksa Tedavi Mi?


(Bu postu bir grup terapisi olarak düşünün.)
Adım Taylan, Ben bir “taraftarım”... Bağış Erten’in bir yazısında okumuştum ideal taraftar tanımını: “İdeal taraftar: Kapalı tribüne beleş girmektense açık tribünde parasıyla yağmur yemeyi göze alan... Rakip takımın kullandığı serbest vuruşlara bakamayacak kadar maçı yaşayan... Belediye otobüsü stadın önünden geçerken kafasını adeta 180 derece çevirerek boş tribünleri mayhoş duygularla seyreden... Kongre, para, delege, yönetim kurulu, taraftar otobüsü, toplu bilet, güvenlik görevlisi gibi laflar duydukça kafası karışan, midesi bulanan... Ve bir gün o tribünlerde insan gibi muamele göreceğinden umudunu kesmeyen bir garibandır.” Diyordu yazıda. Beynime kazındı bu sözler. Kendisine “taraftarım” diyen adamda bile yoktu bu özellikler ülkemde. çünkü ülkemde herkes “takım” tutup kendisine taraftar sıfatını yakıştırıyordu. Yukardaki yazıda eksik olan ve bence en başa yazılması gereken tek şey ideal taraftar tanımını tamamlıyor işte: futbolu, tuttuğun takımdan daha çok sevmek. Yalnızca kendi takımının maçlarında değil herhangi bir futbol maçında da sevinip, üzülebilmektir ideal taraftarlık. Takımların değil futbolun taraftarı olabilmektir. Futbolun sosyolojik, ekonomik ve hatta felsefik yönlerini anlayabilmektir. Dünya Kupası’nı “futbolun ramazanı” bellemek, sevmektir, ne kadar kötü olsa da izlemekten keyif almaktır. Nijerya – Yunanistan maçını kaçırdığında hayıflanmak, üzülmektir. Kısacası futbolu dinim olarak kabul etmektir. İşte bu bilinçle geçtim ekran başına 11 Haziran’da. Tam 1 ay boyunca futbol ziyafeti çekecektim. 4 yıldır beklediğim an geldiğinde zaten çoktan tamamladığım hazırlıklarımın meyvesini alacağım için inanılmaz mutluydum. Klişe tabirle futbolla yatıp futbolla kalkacaktım. İlk defa tek bir tane favorim yoktu. Takım tutmayı bir kenara bırakıp futbolu tutmaya başladım ideal taraftar olabilmek için (belirtmem gerekir ki Arjantin sevgisi tabii ki hiçbir zaman bitmez). İtalyan olmak istedim mesela. 4 yıl önce kupayı görmek için Roma havalimanına gidip çılgınca sevinmek, belki sevinçten sabaha kadar ağlamak hatta günlerce kupayı kutlamak istedim. 4 yıl sonra da gruptan galibiyet alamadan elenmenin verdiği acıyı ve hüznü Cannavaro’nun gözyaşlarını paylaşarak yaşamak istedim.


Fransız oldum yeri gelince. Son dakikada Henry’nin eliyle içimizdeki İrlandalılar’ı da üzerek hatta ahını alarak kupaya fransız kalmayan bir milletin taraftarı olmak istedim önce. Domenech’e en pis küfürleri edip, Zidane’ı anmak istedim her defasında. Anelka’nın hislerime tercüman olmasına sevindim, Malouda’nın kupadaki tek Fransız golüne imza atmasına sevindiğim kadar. 1998’de şampiyon olmuş, 2002’de gol dahi atamamış, 2006’da final oynamış, 2010’da galibiyet alamadan elenmiş bir takımın en fanatik taraftarı olup gülsem mi ağlasam mı kararsız kalmak istedim hatta. Adalı olmak istedim zamanı geldiğinde. Kıta Avrupası’na yüksekten bakmak, Sterlinim’i kıçı kırık Euro’ya değişmemek istedim. Futbolun mucidi olduğumu her seferinde gururlanarak söyleyip buna rağmen futbolun doğrularına uzak olmak istedim. Video oyunlarında en sağlam müdaafaya, en sağlam orta sahaya sahip olup gerçek dünyanın sanal dünyadan çok farklı olduğunu acı tecrübelerle tatmak istedim. Takım kaptanımın ailesinin kleptomani hastası, kendisinin de doyumsuz bir kadın delisi olmasının nasıl bir duygu olduğunu anlamak istedim. Capello’nun bile başarısız olabildiği bir takıma detsek vermek istedim tribünde. 1966’nın intikamı acı bir şekilde alınırken avazım çıktığı kadar sövmek istedim hakeme 44 yıl öncesini unutarak. Rooney top kaybettikçe artan karavan fiyatlarını internetten takip ederken Walcott’la beraber maçları evimden izlemek istedim.


Bazen de genel tabirle “Sambacı” olmak istedim. Dünya Kupası dendiğinde akla gelen ilk takımın taraftarı olup gururlanmak göğsümdeki 5 yıldızlı formayla hava atmak istedim. Ülkemin ucsuz bucaksız sahillerinde top oynayan çocukları izlerken aralarından Zico’lar, Ronaldinho’lar, Romario’lar çıkacak olmasını umut etmeyi istedim. Yıllar boyu en kıvrak futbolu oynayan takımın taraftarı olarak Dunga’nın defansif kadrosunu protesto etmeyi istedim ayrıca. Yılın bidonu Felipe Melo’yu tüm takımdan ayrı bir yere koyup bir başka “sevmek” istedim. Arjantin’in Almanya’dan yediği 4 golle dalga geçip kendi mağlubiyetimi unutmayı da istedim. Yeri geldiğinde de Amerikalı olmak istedim. Ama en az kapitalistinden en az emperyalistinden. “En az Amerikalı” olan Amerikalı olmak istedim yani. Tezat sanatının bir örneği olup ilk defa nefret edilemeyecek bir “made in USA” damgası barındırmak istedim. Yenilgiyi kabul etmemek, gelecekte çekilmesi muhtemel filmlere konu olabilecek geri dönüşleri yaşamak istedim. Bir Afrika ülkesine elenip yıllarca yaptığım sömürünün başka yollarla daha acı bir şekilde alınmasına tanık olup nefretle değil saygıyla üzülmek istedim.

Alman da oldum sık sık. Ballack’ın sakatlığına ağlamayı, tarihteki en geç kadroyla Dünya Kupasına katılacak olmanın verdiği endişeyi yaşamak istedim. 1966’nın intikamını alırken hırslanmak, üstüne 3 gol daha atarak sarhoş olmak istedim. Total futbola geç de olsa alışmanın verdiği sevinci tarifsiz yaşamak istedim. Tunuslu’nun, Türk’ün, Brezilyalı’nın, Ganalı’nın, Polonyalı’nın, Avusturyalı’nın Hitler’in kırılası kemiklerini sızlatırcasına bir milli takım için oynarken, milli takımların milliyetçilik duygularını ön plana çıkaran bir olgu olmamasından büyük haz almayı istedim. Futbolun 90 dakikalık bir oyun olup sonunda “bir şekilde” kazanacak olmanın değil, 90 dakika boyunca topa sahip olarak, futbolun doğrularını gerçekleştirerek kazanacak olmanın verdiği hazzı tarif edememeyi istedim. Ahtapot Paul’ü salatama doğramayı da istedim ayrıca. Yeni Zelandalı olup sadece rugby’yi değil futbolu da becerebildiğimizi tüm dünyaya göstermek istedim. 32 takım içerisinde yenilmeyen tek takım olarak ülkeme saygı duyulmasını görmek istedim. English Championship’in vasat takımları gibi bir oyun anlayışıyla da Dünya Kupası’nda mücadele edilebileceğini göstermek istedim. Her zaman Haka dansı yapmadığımı ama o dansın ruhunu sonuna kadar taşıdığımı belli etmek istedim.

Ya da Japon olup hiç bir zaman yorulmayan takımımla gurur duymak istedim. Kamikaze terimini futbola da sokarak köklerime bağlılığımı bir kez daha kanıtlamak istedim. Bir adada yaşamanın futbola uzak olmaya engel olamayacağını İngilizlerle paylaşmayı istedim. O tiz “Nippon” çığlıkları ile vuvuzelayı karıştırarak ortaya çok daha kötü bir ses çıkarmanın verdiği garip duyguyu tatmak istedim. Aslında en çok da Güney Afrikalı olmak istedim. Ülkemi sömürmeye gelmiş olanlara karşı durmamı sağlayan futbola ev sahipliği yapmanın verdiği mutluluğu tarif edememek istedim. Apertheid günlerinin geçmişte kaldığını tüm dünyaya göstererek futbolun birleştirici ve barışı sağlayıcı unsurunu vurgulamak istedim. “Bafana Bafana” her ne kadar başarısız olsa bile futbolu bir takımdan daha çok sevdiğim için tribünlerde olmak istedim. Tüm dünyanın, ülkemden nefret etmesine yol açacak olsa dahi vuvuzelayı tanıtmak ve bu yüzden unutamayacakları bir Dünya Kupası yaşamalarını istedim. Yalnızca Güney Afrika’yı değil tüm Afrika’yı temsil edip, dünyanın Afrika’ya olan önyargısını kırarken mutluluk göz yaşları dökmeyi istedim. Mandela’nın bir arada yaşamı savunurken niçin spora önem verdiğini anladığımda tüylerimin diken diken olmasını istedim. Uruguaylı olmayı da istedim. 4 milyonluk nüfusumdan böyle yetenekli topçuları çıkarmanın verdiği hazzı yaşarken zaten gözümde çoktan şampiyon olmuş takımımın kazandığı dördüncülüğün bana bir anlam ifade etmemesini istedim. Suarez gibi önce ağlamak sonra sevinmek istedim, takımını yakabilecek kırmızı kart sonrasında kaçan penaltıya sevindiği gibi. Maradona’yla Suarez’in ortak yönünü farkettiğimde bu hareketin Latin Amerikalılar’a özgü bir hareket olduğunu anlayıp yüzümde garip bir gülümseme oluşmasını istedim. Forlan’ın attığı gollerin turnuvanın en güzel golleri olmasını bir kenara bırakıp sesim kısılana kadar “Goooool” diye bağırmak istedim.

Afrika’nın fillerini temsil etmeyi de istedim. Drogba’nın kırılan kolunun içindeki yen olmayı istedim. Ülkemde eli silahlı herkesin futbol sayesinde kucaklaşmasını görmeyi istedim. African Healing Dance’i gollerden sonra sevinirken kullanmayı istedim. Sadece fil dişleriyle değil futbolla da tanınmayı ama bu sefer sömürülmemeyi istedim. Afrika’nın bir de “yıldızı” olmayı, Ganalı olmayı istedim. Afrika’da düzenlenen kupada ayakta kalan tek Afrika ülkesi olarak gurur duymayı, imrenilmeyi hatta kıskanılmayı istedim. Kara kıtanın futboluna ayna tutup mutlu olmak istedim. Futbolun aç-tok, güney-kuzey, fakir-zengin ayrımı yapmadan her koşulda eşit bir oyun oluşunu anlatabilmeyi istedim. Suarez topu eliyle çizgiden çıkardığında sahaya girmek istedim bir an için. Gyan penaltıyı kaçırdığında şok olup kalmayı, penaltılarla elendiğimizde de hüngür hüngür ağlamayı... Hollandalı olup coğrafi şartlar nedeniyle eksi rakımdan dünyaya bakarken bir anda zirveye yerleşmeyi istedim. Cruyff’un Hollanda’ya kazandırdıkları yüzünden ne büyük bir adam olduğunu kelimelere sığdıramadan anlatmaya çalışmayı istedim. Aynı zamanda İspanyol futboluna kazandırdıkları yüzünden de ne büyük bir hain olduğunu... Tribünleri turuncuya boyayıp 90 dakika susmamayı ve bütün dünyaca en iyi taraftar grubu olarak benimsenmeyi istedim. Robben’in herşeyimiz, van Bommel’in ise hiçbirşeyimiz olduğunu haykırmak istedim her zaman.


İspanyol olup da en güzel futbolu izlemeye alışık olmayı istedim. İsviçre’ye yenildikten sonra endişelenip “acaba?” diye sormak istedim kendi kendime. Torres’in formsuzluğundan yakınıp Villa’ya bel bağlamak istedim. Takım oyununun futbolun temel taşı haline gelmesine ön ayak olduğumuz için gururlanmayı istedim. Herkesin bizim gibi oynama çabasını gördükçe şımarmayı, başarısız olanları gördükçe dalga geçmeyi, başarılı olanları gördükçe de takdir etmeyi istedim. Jimmy Jump’ı sahaya Barcelona beresiyle atlarken görmeyi istedim. Sadece futbolda değil basketbolda, motor sporlarında, bisiklette, teniste ve bilimum sporlardaki başarılarla sevinmeyi istedim. En önemlisi de Iniesta 116. Dakikada o golü attığında ve 4 dakika sonra Casillas kupayı kaldırdığında göz yaşlarımı tutamamayı istedim. Dünyanın en büyüğü olmanın nasıl bir duygu olduğunu bilmeyi aynı zamanda... Arjantinli olarak futbolun tanrısına ve en büyük mesihine sahip olmanın nasıl bir duygu olduğunu bilmek istedim. "El Diego"nun ne büyük bir futbolcu olduğundan, bir o kadar da kötü bir antrenör olduğundan bahsetmek istedim herkese. O’nun sahaya girip en azından bir frikik atmasını beklemek istedim. Şampiyonluk favorisi olup da çeyrek finalde elenmenin acısını tatmak istedim. Şampiyon olamadığımıza sevinmeyi istedim çünkü Maradona’nın çıplak koşmayacaktı. 86 model 10 numaralı klasik formamla tribünde “Vamos Vamos Argentina”yı söylemek istedim. Herşeyden önce de Güney Afrika’da olmayı istedim. Futbolun birleştirici unsuruna, ezilen halklara sağladığı avantajlara bire bir şahit olmayı da... Afrika’nın gerçek güzelliğini, yapabileceklerini, kırdığı önyargıları tecrübe etmeyi istedim. Futbolun Afrika için bulunmaz bir nimet olduğunu yazmak isterdim her yere. Kısaca Afrika olmak istedim, ezilmiş, sömürülmüş ama mağrur ve yetenekli. Futbolun Afrika, Afrika’nın da futbol olduğunu hiçbir şey daha iyi anlatamazdı bana bu kupanın anlattığı gibi.

Dünya Kupası sadece “futbolun ramazanı” olduğu için ilahi bir olay değilmiş bunu anladım. Tanrının varlığını bana futboldaki ilahi adaletle (bkz. Almanya- İngiltere maçı) anlatmaya çalıştılarsa da inandığım tek dinin futbol olduğunu pekiştirmekten öteye gidemedi bu uğraşlar. Benim tanrım Maradona’dır, peygamberlerim Messi’dir, “gerçek” Ronaldo’dur, Baggio’dur, Cantona’dır, Zidane’dır, Cruyff’tur, Gerrard’dır,... Kutsal kitabım “Futbol Asla Sadece Futbol Değildir”dir. Günahlarım, Cristinao Ronaldo’ya, Pele’ye uymaktır, Sepp Blatter’i sevmektir, Almanya’yı (bu kupa hariç) desteklemektir, şike ve teşvik primi haberleriyle dolu gazete sayfalarını okumaktır, Bilica’yı savunmaktır.. İbadetlerim ise, 90 dakika dolmadan TV’yi kapatmamaktır/stadı terketmemektir, derbi maçı bileti için bir gece önceden kuyruğa girmektir, takımım için sesimin kısılmasını göze almaktır, başkanları değil kaptanları sevmektir, kitapçılarda ilk futbol kitapları reyonuna bakmaktır, ırkçılığa karşı durmaktır, Thuram’ı anlamaktır... Adım Taylan, ben bir “taraftarım”...

12 Haziran 2010 Cumartesi

Let the World Cup Begin


Aylardır beklenen gün geldi ve dünyanın en büyük spor organizasyonu (sadece futbol organizasyonu değil) başladı. Eleme gruplarında Bosna'ya yenildiğimizde bunun acısı grup kuraları çekildiğinde çıkar, ilk maçlar oynanırken de ağlamaya başlarız demiştim. Çok acı veriyor Güney Afrika'da olamamak ayrı konu. Gerçi düşünüyorum da Türkiye Milli Takımı orda olasydı maçlarını Ömer Üründül ve vuvuzela eşliğinde izlemek de ayrı bir ızdırap olurdu. Güney Afrika - Meksika maçını izlerken bu yüzden işkence çekiyorsak Türkiye maçlarında halimiz ne olurdu kim bilir?! Zaten anlamadığım konu TRT'nin neyine güvenerek bu sorumluluğu üstüne aldığı. İngiltere'de Dünya Kupası maçları Sky TV sayesinde 3D yayınlanırken, TRT sırf Dünya Kupası için HD yayına geçti. Bir zahmet... Zaten ilk maçtan belli etti kendini; 75. dakikaya kadar bir skorbord yoktu ekranın köşesinde. TRT Logosunu minimize ettiler sonra büyüttüler, skorboard koydular görebilmek için cam dibi 11 numara gözlük takmak lazım, yorumcu desen Ömer Üründül (Hakan Şükür de bazı maçlarda yorumculuk yapacakmış), maç önü - sonu yorumları desen bir tane futboldan anlayan adam yok... Çıldırmamak elde değil.
Bir eleştiri de resmi şarkı için. "Niçin Shakira?" demeden duramıyor insan. Ne popüler kültürmüş bu arkadaş. Önce NBA All -Star'da sahne al, sonra Dünya Kupası resmi şarkısını söyle. Hadi söyledin bari futbolun veya Güney Afrika'nın temsilcisi olacak bir kaç söz ekle. "This time for Africa" pek yeterli görünmüyor benim gözümde. Hem de çok daha başarılı şarkılar varken. Örneğin Coca - Cola reklamının şarkısı K'naan'ın"Wavin' Flag"ı. Şarkının sözlerinin Afrika'yı betimlemesini bir kenara bıraktım, Güney Afrika dendiğinde akla ilk gelen isim olan Mandela'nın sözlerinden esinlenerek yazılan nakarat kısmı bile Shakira'nın Waka Waka'sını perişan eder. Adam zaten Afrikalı, Kolombiyalı değil (!). Çekilen klip de futbolun evrenselliğini çok iyi anlatıyor. Buyrun son kararı siz verin:

K'Naan - Wavin' Flag
Yükleyen Knaan. - Video klipler, sanatçı röportajları, konserler ve çok daha fazlası.

Waka Waka
Yükleyen LiveIndia. - Yüksek çözünürlüklü video keyfini yaşayın!

21 Mayıs 2010 Cuma

Chachkova, Taurasi, Ukic, Cristian ve Yıldırım


Yine bir Aziz Başkan klasiği... Şampiyonluk gitti, olaylar çıktı, herkes birbirine girdi, hedef adam haline geldi ve yine çıkıp gündemi değiştirmeyi başardı. Okuyuculara, izleyicliere, taraftarlara hiçbir suç bulmuyorum. Bu konuda suçlayabileceğim tek organ spor basınıdır. Artık klişe haline gelmiş bu durumu nasıl yutabiliyorsunuz anlamak güç. Salı gününe kadar Bursaspor'un şampiyonluğnu öven yazılar, şampiyonluk hikayeleri, Ertuğrul Sağlam efsanesi boy boy tüm gazetelerdeydi. Bugün nooldu? "Aziz Yıldırım Rüştü'yü suçladı!", "Fenerbahçe ve Beşiktaş, Rüştü için birbirine girdi!" Aziz Başkan bunu hep yapıyor da siz de her zaman yiyorsunuz...
Aslında son derece güzel bir politika bu yaptığı Aziz Başkan'ın. Tüm ilgiyi başka yere çekmek ve kendinden başka bir suçlu ilan etmek. Eğer bu yıl bu şampiyonluk son maçta kaçırılmışsa, bu ne Daum'ın ne futbolcuların kabahatidir. Tek sorumlu varsa o da Aziz Yıldırım'dır. Açık ve net. Ezeli rakibiniz yeni sezona Elano, Keita gibi büyük isimlerle girsin, sezon ortasında Jo'ları, dos Santos'ları alsın, sen yıllardır iyi olduğun konuda, transferde suskun kal Cristian'ı getir... Çok kahve ağzı olacak belki ama bu kadroyla bir bok olmazdı zaten. İşin ilginci bu tip ucuza transfer yapan kulübün diğer branşlarda hem de rakiplerine açık ara fark atarak şampiyon olunan branşlarda alanlarının en iyisi isimleri bulup, paraya kıyıp, transfer etmesi. Sezon ortasında NBA'den Ukic'i aldı Fenerbahçe Ülker. İsim büyük gelmedi mi? Sarı Melekler'e hem de tüm sezon boyunca sadece 3 set kaybetmiş olan namağlup bir takıma Avrupa'nın en iyi 2. oyuncusunu, Chachkova'yı transfer etti Fenerbahçe. Avrupa'nın en iyi oyuncusu Gamova da hali hazırda elindeyken hem de. Aynı şekilde Avrupa'yı Amerika'yı diğer kıtaları geçtim şu anda tartışmasız dünyanın en iyi kadın basketbolcusu olan Diana Taurasi'yi aldılar. Bu isimlerin büyüklükleri karşısında Cristian'lar, Andre Santos'lar sönük kalıyor elbette.

Diyebiliriz ki Galatasaray o kadar adam aldı da ne oldu? Doğrudur. Bu mütevazı transferlerle şampiyonluğa oynadı son dakikaya kadar Fenerbahçe. Ama unutulmaması gereken en önemli konu da alınan oyuncuların isimleri ne kadar büyükse sizin de marketing başarınız dolayısıyla popülerliğiniz o kadar büyük olacaktır. Günümüzde yalnızca takımların başarılarına değil marketing koşullarının da değerlendirildiğini unutmayalım. Önümüzdeki yıla daha iyi transferlerle, daha güçlü bir şekilde girmeyi ümit etmekten başka da bir seçneğimiz yok gibi görünüyor şu durumda.

14 Nisan 2010 Çarşamba

Emre Cingöz'ün Garip Hikayesi


Emre Cingöz... Taa blogun ilk postunda bahsetmiştim kendisinden. Tek çocuk olarak büyüyen bendenizin öz abisi niteliğinde bir insan. Bambaşka bir karaktere sahip olmamı sağlayan ve bir yaşam tarzı olduğuna inandığım Fenerbahçeliliğimi borçlu olduğum insan. Aslan Asker Şvayk'ı tiyatroya aktarmış, muhalif kişiliğini de sırf muhalefet olsun diye sahneye koymuş bir insan. Şimdilerde de Bağış Erten'li, Harun Tekin'li, Alpay Erdem'li, Hüseyin Karabey'li, Hayko Cepkin'li takımın defansif orta sahası, bir nev-i Aurelio'su... İşte bu da onun hayat hikayesi:

“Yalnız ve güzel ülkem”izde bir çocuk doğduğu zaman ona ilk söylenen sözlerden biri “Her Türk asker doğar”dır. Bu söz nerdeyse yaşamımızın sonuna kadar, çok çeşitli minvalde, sürekli karşımıza çıkar. Bu bizim için o kadar kutsal bir düsturdur ki her kutsal ve olağan kabulümüzde yaptığımız gibi, neden asker doğduğumuzu sorgulamak da aklımızın ucundan geçmez. Çünkü öyle doğmuşuzdur ve böylece doğar doğmaz ebedi mesaimiz başlamış olur.

Ben yazarlar takımına, tiyatro yazarlığı sayesinde girdim ve hayatımdaki ilk tiyatro oyunu da 5 yaşındaki küçük bir askeri canlandırıp şarkı söylediğim piyesti. Mesai benim içinde erken başlamıştı ve bayağı da sürecek gibiydi çünkü bu mesaiden emekli olmak imkansızdı. Mezarda emeklilik bu olsa gerekti.

Benim ise o yıllarda istediğim tek bir şey vardı.: Futbolcu olmak. Hem, futbolcu olunca gollerimi atıp ardından da seyircilere asker selamı verirsem asli görevim olan askerliği de yerine getirmiş olurdum. O kadar şartlamıştım ki kendimi futbolcu olmaya, akşam yatmadan önce tüm dualarımı futbolcu olmak üzerine ediyor, milli takım formasını geçirip, o şanlı takımda oynayabileceğim günleri hayal ediyor, sonra da aynanın karşısında, gür bir sesle İstiklal Marşı’nı söylerken nasıl göründüğüme bakıyordum. Bu marş söyleme meselesi çok önemliydi. O esnada hem teknik ve karizmatik görünmeli, hem de Alpay Özalan misali terinin veya -ne biliyim, milli kimliğimizin olmazsa olmazı- kanının son damlasına kadar sahada savaşacak bir futbolcu görüntüsü vermeliydim.

Bana bu formayı, Türk sağının bir halinden hallice olan, milliyetçi dayım almıştı ve şöyle demişti, “ Tamam Emre Fenerbahçeli olabilirsin ama önce milli takımı tutmalısın çünkü en büyük ne Fenerbahçe’dir ne de Galatasaray, en büyük Türkiye’dir. Bunu sakın unutma”. Bunu duyan Türk sağının diğer temsilcilerinden İslamcı dedem, dayıma doğru bağırarak “Ne diyorsun ula Oktay? Çocuğu bu yaşta Allahsız mı yapacan? En büyük Allah olum, en büyük Allah. Sen uyma dayına” diyerek dayıma İslami bir balans ayarı yapıyordu. E hep onlara yapılacak değildi ya. (Teşekkürler Tanıl Bora)

Türk-İslam senteziyle tanışmam pek de geç olmamıştı ve bu tanışma, muhafazakar diz altı şortumla beraber mahalle aralarında futbolla kaynaşmama sebep olmuştu. Futbolla buluşup kaynaştıktan sonra birbirimize çok alıştık. Günde en az 3 kere ona koşuyor, onla yatıp, onla kalkıyordum. Tabi bu durum derslerime etki etmeye başlayınca, eski solcu, yeni orducu, laik, çağdaş ve Kemalist babam mesleğinin de verdiği sorumlulukla, (kendisi Milli Eğitim Müfettişlerinden, Hüseyin Şevki Topuz’un görev arkadaşı idi) beni futbol sevdasından vazgeçirmek için birçok eylemde bulundu. Cezalar, yaptırımlar, farklı spor kurslarına üyelikler ve hatta pedagoglar v.s. v.s. Fakat bu eylemler bir türlü amacına ulaşmadı. Çünkü ben bu oyunu seviyordum ve Ferhat gibi dağları delmeye hazırdım.

Babam bendeki azmi görünce pes etti desem de, inanmayın, bu sefer farklı bir taktik geliştirmeye başladı. “Olum senden futbolcu filan olmaz. Sen sürekli maç yapıyorsun. Futbolcu adam önce antrenman yapmalı. Biz de zamanında top oynadık ama biz önce antrenmanımızı yapar, sonra, zaman kalırsa maçımızı oynardık. Yok yok sen vazgeç bu sevdadan. Kafan çalışıyor. Sendeki IQ bende olsa kesin mühendis olurdum” diyerek bebekken çıkarttığı gazımı yerine koymaya çalışıyordu.

Tabi ben yemedim bu ara gazları ve babama dedim ki, “Ben yetenekliyim baba. Benim antrenmana filan ihtiyacım yok. Hem senin dediğin yolla futbolcu olunsaydı ben şimdi kesin büyük bir takımın altyapısında oynuyor olurdum. diğer futbolcuların oğulları gibi” (Sözüm meclisten dışarı HakkıJ)

Aslında bu itham, biz seçilemeyenler için bir teselliydi. Birçok takımın seçmelerine gitmeme rağmen bir türlü başarılı olamadığımda diğer seçilemeyenlerle beraber oturup şöyle konuşuyorduk, “ Ulan gördün mü be adam kazmanın teki onu seçtiler. Niye??? Çünkü, babası eskiden Fener’de top oynamış. Seçilenlerin hepsi torpilli abi. Mesela sen en az benim kadar yeteneklisin. Anlarım abi, ben futboldan, top ayağına yakışıyor. Seni almıyorlar, beni almıyorlar elalemin torpilli piçlerini baş tacı ediyorlar. Sonra da yok efendim ülke futbolu niye gelişmiyor, önümüze gelenden neden sekiz yiyoruz. Yok efendim yenilmişiz ama ezilmemişiz de Almanlar yenildiği için bizde yenik sayılmışız falan filan. Ulan inanmazsın geçenlerde çok acayip bir rüya gördüm. Rüyamda bu ülke futbolu nasıl gelişir, nasıl düzelir diye düşünürken, bir ermiş dede geldi elinde asasıyla. Yalnız bu dede diğer dedelerden biraz farklıydı, sakalları beyaz değil de hafif kırmızımtıraktı. Neyse bana dedi ki “ Ey oğul futbolda devrim yapmak istiyorsanız buna alttan başlamalısınız. Çünkü doğru bir devrim alttan olur”

“Vay be! İşte ya, bizim altyapımız ne ki futbolumuz ne olsun? Dede bile koymuş teşhisi. Gerçi bakma, biz ülkemize laf ediyoruz ama bu dışarıda da böyle abi. Bak Johan Cryuuf’a, oğlu Jordi’yi nasılda koydu Barcelona’ya. Şanssızız biz abi, şanssız, doğuştan şanssız.” diyerek kendimizi avutmaya çalışıyorduk.

Bu hiçbir futbol takımına seçilememe durumu bende derin izler bırakmaya başlamıştı. Hayatımda yapmak istediğim tek iş futbolcu olmaktı ve onu olmayı da beceremiyordum. Artık yavaş yavaş bu sevdadan vazgeçmeliyim dedim kendi kendime ve bıraktım kendimi babamın şefkatli ellerine. O da beni elimden tuttuğu gibi götürdü ÖSYM’ye.

ÖSYM’ye başvurduk başvurmasına da, onların bu başvuruya yanıtı benim başvurum kadar kibar olmadı, “Hoopp delikanlı burası Ringo’nun ahırımı? Buraya girmek istiyorsan önce birkaç sınavı geçmen gerekir.” Gene bir seçim durumuyla karşı karşıya kalmıştım. Önce bizden öğrenci olur mu olmaz mı ona karar verip “öğrencileri seç”ecekler daha sonra da seçtikleri öğrencileri “yerleştir”eceklerdi. Sıkı bir elemeden sonra 2. tura çıkmaya hak kazandım: Seçilmiştim ve artık öğrenciydim! Şimdi önümde beni bir yere yerleştirmeleri için yapacakları diğer sınav vardı. Neyse ki yerleşeceğimiz yerleri biz seçiyorduk. 18 tane tercih yapma hakkımız vardı. Sınav oldu bitti ve ben de 18. tercihime girdim. Artık geleceğe umutla bakan bir makine mühendisi adayıydım. Babam gene yapmıştı yapacağını, beni istediği kalıba sokmuştu.

Üniversitede her şey farklı olur diye düşünmüştüm; en azından ortam, daha doğrusu karşı cinsle olan ilişkiler açısından. Hani şöyle daha sosyal bir çevre, kızlı erkekli gruplar falan filan. Gerçi, kazandığım bölümde kız popülasyonunun fazla olmayacağını tahmin edebiliyordum ama olsun diyordum en azından ortak bir kantinimiz olur kantinden çay alırken bir çarpışma ve bu çarpışmanın neticesinde bir kıvılcım doğabilir. Yanlış anlaşılmasın sadece ve sadece sosyalleşme adına bir kıvılcım. Fakat hey hat, kader bana yine gülmemeyi seçiyordu. Okuduğum kampüs sadece iki bölümün öğrencileri içindi: Makine mühendisliği ve inşaat mühendisliği. Sizin anlayacağınız kantinde karşı bir cinsle çarpışma ihtimalim, futbolcu olma ihtimalim kadar azdı. Neyse öyle böyle 3 senem karşı cinsle çarpışabilme umuduyla geçti. Tabii ben bu süre zarfında çok çarpışma yaşadım ve bir çok erkek arkadaş edindim.

Ve ardından kararımı verdim: Son senemde işimi şansa bırakamazdım. Sosyalleşme adına birileriyle çarpışmayı beklemekten fazlasını yapmalı ve artık beni bu asosyal hayattan kurtaracak kahramanı beklemek yerine kendim bir kahramanlık yapmalıydım. Böylece son sınıfta üniversitenin tiyatro kulübüne yazıldım.

Üniversitedeki tiyatro hayatımda, teatral açıdan fazla bir ilerleme kaydedemediysem de sosyalleşme açısından önemli ilerlemeler kat ettim. Gerçi bu durum, sonrasında bana pahalıya patladı, 4 senelik üniversite 5 senede bitti. Ve maalesef son sene fazla dersim olmadığı içinde okula gitme sıklığım azalınca tiyatro kulübünü de bırakmak zorunda kaldım. Geç bulmuş, çabuk kaybetmiş ve bu kayıp da çok erken olmuştu. (Teşekkürler Emrah Serbes)

Okulun uzadığı koca bir sene boş geçemezdi. Sahne tozunu da bir kere yutmuş olmanın verdiği etkiyle gittim Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı Kadıköy Halk Eğitim Merkezi tiyatro bölümünde eğitim almaya başladım. Bu 2 senelik eğitim dönemimde çok başarılı bir öğrenci oldum. Hatta adı Emre olan hocalarımızdan biri gelip bana dedi ki; “Bak Emre çok başarılı bir öğrencisin sende büyük bir gelecek görüyorum ama senin de ismin Emre benimki de. Bu böyle olmaz bundan sonra senin ismin Yunus Emre olsun”. Ben de bunun üzerine hocama, “Çok teşekkür ederim hocam ama benim babamın ismi de Yunus. Burada ki karışıklığı düzeltelim derken, aile içinde bir faciaya yol açabiliriz. Bu yüzden bari siz isminizi değiştirin de bu karışıklığı ortadan kaldıralım”. Hocam ismini değiştirmeyi reddetti ama bu karışıklığı ortadan kaldırmak için büyük bir fedakarlık yapıp tiyatroyu bıraktı ve gitti Hamburg’a yerleşti. Duyduğuma göre şimdi, Hamburg’a gelen Türkiye’liler için organizasyon çalışmaları yapıyormuş. ( Teşekkürler Doğu Yücel’in arkadaşı )

Her neyse tiyatro okulunda ki iki senelik eğitim dönemim bitince hocalarımız benle bir toplantı yaptılar, “ Emre biz senin burada kalmanı istiyoruz. Bizim senin gibi tiyatroyu bu kadar seven ve bu işe kafa yoran insanlara inanılmaz ihtiyacımız var” dediler. Tabi bu kadar ısrardan sonra ben de onları kıramadım ve mezun olduktan sonra tiyatro okulunda asistan olarak görevime başladım. Ama asist asist bir yere kadardı. Ben de hoca olmak istiyordum, ben de artiz olmak istiyordum. Böylece sanal ortamda fuck-body aramayı bırakıp, bunu reality showa dönüştürmeye karar verdim. ( Teşekkürler Serkan Öz )

Bu isteklerimin hepsi gerçekleşmedi tabi ama zamanla bir hoca kıvamına geldim. Epik tiyatroya dair tüm argümanları, hem yazdığım oyunlarda, hem de yazdığım kızlarda tatbik etmeye başladım. Ve bir gün uygulamalar o kadar işe yaradı ki hem eşim olacak insanı buldum, hem de yazarlar takımı gibi mükemmel bir organizasyonun parçası oldum. (Teşekkürler Bağış Erten )

Çocukluğundan beri futbolcu olmayı isteyen ve oynayacak bir takım arayan bir adam için mükemmel bir fırsattı bu. Şimdi sormak istiyorum, beni alt yapılarına almayan o hocalara: Siz hiç hayatınızda uluslararası bir turnuvada yer aldınız mı? O beğenmediğiniz muhafazakar şortlu sarı kafalı Emre, şimdi süper bir takımla beraber Dünya Yazarlar Liginde. Milli bir futbolcu olamadık ama zaten milli bir futbolcu olmayı istemek bir çocukluk hastalığıymış aslında. ( Teşekkürler bu takımda ki tüm güzel insanlara )

Forza Yazarlar Takımı Forza.

Yazar takımının diğer üyelerinin hikayeleri, maç yorumları ve son dakika gelişmeleri için ise bir tık...

8 Nisan 2010 Perşembe

Liverpool Home Jersey 2010/11


Bu mudur yani? 17 yıllık Carlsberg göğüs reklamı olmadan çok yavan geliyor bana Liverpool forması. Her yıl çıkardıkları 3 formadan en az bir tanesine bayılmamın nedeninin Carlsberg reklamıymış demekki. Çok ama çok boş görünüyor. 500 metre ötede bir kırmızı forma üzerinde Carlsberg yazısını görsek anlardık ki o bir Liverpool forması. Büyük hayal kırıklığına uğradım bu bir gerçek...
Geçtiğimiz günlerde Torres, takımının yönetimini eleştirmişti. Xabi Alonso'nun boşluğunu kapatamadıklarını, bunun yanında takıma doğru isimlerin transfer edilmediğini ve Liverpool ismine yakışmayacak sıradan oyuncularla mücadele ettiklerini dile getirmişti. Önümüzdeki sezon için Liverpool taraftarları (ve ben de) büyük değişimler bekliyor. Öncelikli olarak Benitez'in takımdan gönderilmesini, Gerrard'ın ve Torres'in takımda tutulmasını ardından da büyük isimlerin transferlerini bekliyorlar. Forma sponsorunun yenilenmesiyle de belki hoşlarına gitmeyecek bir değişklikle karşılaştılar. Gerçi bir de diğer taraftan bakarsak, Liverpool Carlsberg'le hiç şampiyonluk tadamadı. En son 89/90 sezonunda Premier League'i kazanan Liverpool'un üstündeki sözde laneti atıp atamadığını yeni sponsorları Standard Chatared ile izleyeceğiz.

9 Mart 2010 Salı

Spor: Barış mı Savaş mı?


Gerçekten çok gecikti bu yazı. Keşke o tarihlerde açmış olsaydım blog'u da o zaman yazsaydım. Tarih 26 Eylül 2009. Turkcell Süper Ligi'nin 7. haftası. Diyarbakırspor,Bursaspor deplasmanında. Diyarbakırspor'un lige iyi başladığı, iyi top oynadığı haftalar. Üst sıraları zorluyorlar ve herkes "Acaba bu sezonki süpriz Diyarbakır'mı?" diyor. Bursaspor ise ligin üst sıralarında yer alacağını anons etmiş durumda. Siyaset gündemini ise Kürt açılımı oluşturmakta. Şimdi normal olarak sorabilirsiniz "ne alaka şimdi siyaset gündemi?" diye... Aslında bu haftasonu futbol adına Diyarbakır'da yaşanan rezaletin çıkış noktası o gündem. Kürt Açılımı'nın ardından tüm ülke, sanki birbirlerine düşmanmışçasına 2 ayrı kutupa bölündü adeta. Hatta işi abartıp "Bölünüyoruz! Ülkeyi bölmek istioyrlar!!!" diyenler dahi oldu. Sonra ne oldu? Tabiki unutuldu. Herşeyin unutulduğu gibi. Bu nasıl bir ülkedir ki bir gün bölünme korkusu yaşayanlar öbür gün başka bir haberle neşelenebiliyorlar. Biz 26 Eylül akşamına geri dönelim. Maçı çok net hatırlıoyrum. Özet görüntülerde Bursaspor taraftarının -öncelerde- anlam veremediğim bir nedenle Diyarbakırspor taraftarlarına taş ve bilimum başka sert cisimler fırlattıklarına şahit olmuştum. Anlam veremediğim için de normal olarak nitelendirdim. Hatta çok da üstünde durulcak birşey gibi dahi görünmüyordu. Neler görmüştü bu ülkenin stadları o zamana kadar. Bu da maçın oynandığı akşam ajanslara düşen haber:

Turkcell Süper Ligi'nin 7'nci haftasında Atatürk Stadı'nda karşılaşan Bursaspor ile Diyarbakır müsabakası sırasında iki takım taraftarı arasında çıkan kavga sonucu 10 taraftar yaralandı. Tribünlerde birbirlerine karşılıklı taş ve koltuk parçası atılması sonucu iki takımdan toplam 10 taraftar çeşitli yerlerinden yaralandı. Çevik kuvvet ekipleri olaylara müdahale ederken çok sayıda taraftar gözaltına alındı. Yaralı taraftarlar şehirdeki çeşitli hastanelere kaldırıldı.

Bursaspor-Diyarbakırspor maçı sonrası iki takım yöneticileri arasında yaşanan gerginlik kavgaya dönüşmeden son anda önlendi.

Maç sonrası Bursaspor Kulübü Başkanı İbrahim Yazıcı, Diyarbakırspor kafilesini uğurlamak üzere takım otobüsünün yanına gitti. Bu sırada Diyarbakırspor yöneticileri oldukları iddia edilen şahıslar Başkan Yazıcı'nın üzerine yürüdü. 'Diyarbakır'a gelmeyin' yanıtını alan Yazıcı sinirlenince ortam gerildi.

Bu sırada Diyarbakırsporlu yönetici oldukları iddia edilen yönetici ve taraftarlar, İbrahim Yazıcı'nın üzerine yürüyünce ortam bir anda gerildi. Başkan Yazıcı güçlükle sakinleştirilirken, Diyarbakır
kafilesi stadyumdan ayrıldı.

Ajanslar

Okuduğunuz üzere Kürt sorunu ile iligli en ufak bir kelime dahi geçmemekte. Çünkü herkes sıradan bir olay olarak görmüştü bunu. Ancak görüntüleri tekrar iyice izleyip ve iyice dinledikten sonra olayın daha farklı bir boyutta olduğunu anladım. Yukarıda bahsettiğim gibi Kürt Açılımı sonrasındaki kutuplaşmanın bir meyvesiydi. Kürt vatandaşlarına tanınan bazı hakları içine sindiremeyen diğer kutubun temsilcisi niteliğine bürünen Bursaspor taraftarının bu davranışının nedenini Bursa'nın sosyo-kültürel yapısıyla ilişkilendirmemiz pek tabiki mümkündür. Maçın son dakikalarında yabancı maddeler ile kreşendoya ulaşan "Ne mutlu Türk'üm diyene", "Kürtler dışarı", "Kahrolsun PKK" sloganları Diyarbakırspor taraftarına karşı yapılmış bir başka ırkçılık çeşidi olduğunu söylemekte pek sakınca bulmamaktayım. Nitekim Maçtan sonra olağanüstü toplanan Federasyon yetkilileri de ceza kitabına, İtalya'da veya İspanya'da görebildiğimiz ırkçılıkla ilgili maddelere yakın bir madde eklemişlerdi. Buna göre taraftarların yaptığı ırkçı tezahüratlarla beraber millet ayrımcılığı içeren sloganlara da ceza gelecekti. Bunun sonucunda yanlış hatırlamıyorsam Bursaspor'un sahası 3 maç kapatıldı ve yüklü bir para cezası aldı.

Ajanslardan aldığım ve yukardaki yazıda paylaştığım yazıda ilk dikkatimi çeken Diyarbakırspor'lu yöneticilerin Bursaspor yöneticilerine yönelik söylemiş oldukları iddia edilen "Diyarbakır'a gelmeyin!" sözleri oldu. Ki zaten onları getirmemek için haftalar öncesinden Diyarbakır'daki tüm otellerin rezarvasyonlarını doldurmuşlardı. Evet, haftalar öncesinden hatta aslında 26 Eylül'den bu yana Diyarbakır'da oynanacak maçın gergin geçeceği apaçık belliydi. Buna rağmen neredeyse hiçbir önlem alınmadı. Sadece ilk maçtan sonra çıkıp Federasyon yetkilileri açıklamar yaptılar, Bursaspor ve Diyarbakırspor yöneticililerini barıştırdılar vs. Yeterli miydi? "Sahalarımızda görmek istemediğimiz olaylar..." ile başlayan cümleler kurmak çok kolaydır. Veya televizyona çıkıp yöneticilere telefonla bağlanıp onları konuşturmak. Belki kulüpleri barıştırabilirler veya kulüp yöneticilerini. Ama iki şehri hatta iki kutbu barıştırmak bu kadar kolay olamaz. Oradaki sorun futbolun, sporun çok daha ötesinde. Oradaki sorun tamamen politik bir sorun. Ve politik sorunların etkisi biraz daha uzun ömürlü olur. Göstermelik barış girişimleri sonuç veremez maalesef. Bursaspor Kulübü ile Diyarbakırspor Kulübü barışmış olabilirler ancak Diyarbakır'ın Bursa ile olan kavgası halen sürmektedir. Zaten Diyarbakır'da çıkan olayları da Diyarbakırspor izleyicisinin çıkardığını söyleyemeyiz. Haftasonu hakeme ve Bursasporlu oyunculara atılan o taşları Diyarbakırspor taraftarı değil Diyarbakır halkı atmıştır. Amacım onların haklı olduğunu savunmak kesinlikle değil. Hiçbir barışı savaşla veya kaba kuvvetle sağlayamazsınız. Eğer sağlamaya çalışırsanız barıştan gittikçe uzaklaşırsınız hatta insanlık suçu işlemiş olursunuz. Kimsenin kimseye zarar vermeye de hakkı yoktur. Ancak görünen o ki Diyarbakır halkı 26 Eylül akşamını unutmamış. Zaten astıklar pankartlarda da bunu net bir şekilde ortaya koymuşlar. Doğanın kanunu ve fiziğin temeli olan, her etkinin bir tepkiye yol açacağının olağanüstü bir göstergesidir bu. Diyarbakır taraftarını yerin dibine sokup hain ilan etmek normal gibi görünse de unutulmamalıdır ki onlar sadece "aşırı" tepki göstermişlerdir. Durduk yerde sahaya taş atıp maçın iptal olmasına sebebiyet vermemişlerdir. Yeniden belirmem gerekirse şayet bu durum kalkıpta sahaya "kaya" atmayı gerektirmez kesinlikle.


Maçtan sonra okuduğum yazıların genelinde ve dolaştığım birkaç blogta rastladığım ve dikkatimi çeken bir laf da "İstiklal marşının ıslıklanması"ydı. Öncelikle şunu söyleme ihtiyacı duyuyorum. Dünya üzerinde Milli Maçlar hariç hangi turnuvada veya ülkede böyle bir uygulama mevcut? Maçtan önce niçin istiklal marşı okunuyor? Bu uygulamanın tarihi ise 12 Eylül darbesine kadar uzanmakta. Kim demişti sporla siyasetin alakası yoktur diye?! 12 Eylül'ün ardından Kenan Evren Paşamızın(!) bizzat elleriyle hazırladığı genelgelerde TFF'nin hukukuna soktuğu bir maddedir. "Türkiye Futbol Federasyonu'na bağlı olarak organize edilen her müsabakadan önce Milli Marş'ın okunması...". Dünyada başka bir örneği de yoktur bu uygulamanın. Amaç nedir peki? Maça gelen herkese Türk olduğunu hatırlatmak mı? Ya kendini Türk hissetmeyen varsa? Yuhalaması gayet normal oluyor bu koşullarda. Çok da şaşırılcak bir durum değil. Örnek vermek gerekirse İspanya Futbol Federasyonu Milli maçlar için Avrupa'nın en büyük ve en modern stadı olan Barcelona'daki Nou Camp'ı kullanmaz. Tek bir nedeni vardır bunun. Barcelona'da İspanya milli marşının yuhalancağının bilinmesidir. O topraklarda yaşayanlar Katalan marşından başka bir milli marş duymak istemezler çünkü. Ancak biz halen zorlamayla insanları Türkleştirmek amacındayız. "Türk olacaksın!" diye bu kadar baskı yapılırsa eğer geri teper bu isteğin. Ne kadar basınç uygularsan o kadar şiddetle yüzüne patlar şişe. Etki-tepki meselesi tamamen.

Katalunya dedim de... Daha önceden bir yazı yazmıştım Katalan milliyetçiliğine dair. Bir varsayımda da bulunmuştum o yazıda. Diyarbakırspor üzerinden gitmiştim. Bir kaç tepki aldım "varsayım" üzerinden konuşuyorsun diye. Pek de varsayım olmadığını gördük hep beraber. Bursa'daki çıkan olaylar sonrasında saha kapatmayla geçiştirilen olaylar, bu sefer hükmen mağlubiyete gidecek. Doğrudur çünkü saha içine fiili müdahale söz konusu. Ancak yapılanlar çok da farklı değil. Söylemek istediğim bunun sadece "aşırı" bir tepki oluşu...

Sporun farklı renkleri, ırkları bir araya getirmesi gerekirken o renkleri ve ırkları daha çok uzaklaştırmasını anlayabilmiş değilim. Spor, barışın bir aracı olamalıdır, kavganın ve savaşın değil. Sonuçta haksızın haklı karşısında en eşit olduğu yer yeşil sahalar, parkeler ve bilimum diğer sahalardır. Böyle sloganlarla, pankartlarla veya atılan yabancı maddelerle sporun barış amacına hizmetinden söz etmek mümkün olamaz. Bağış Erten dün çok güzel yazmış: "Barışa katkı versin istediğimiz bir spor dalı artık öfkenin aynasıdır. Asıl trajik olan da budur..." Bırakın kutuplaşmayı, ötekileştirmeyi. Birleşin, bir arada yaşasın herkes. Zaten bir arada yaşamı benimseyemezsek, barışa katkı yapacak hiçbir şeye ihtiyaç duymayız. Çünkü olmayan bir şeye zaten katkı sağlayamazsınız... Kıssadan hisse...

Not: Pankartta "Tenlerimiz ve gözlerimiz farklı renkte olsa da akan göz yaşlarımızın rengi aynıdır" yazıyor.