Siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Şubat 2012 Perşembe

Devrimin Devrimi

Resmi tarih yazımının önde gelen özelliklerinden biridir: tarihin içinden bir “tarih”i cımbızla çekip üstüne yorum yapmak. Diğeri de sebepleri ve sonuçları egemenlerin işine geldiği gibi yazmak. Böyle yetişmiş bir neslin mensubu olarak uzun zaman I. Dünya Savaşı’nın Avusturya Prensi’nin bir Sırp tarafından öldürülmesi ile meydana geldiğini sandık. 1914 tarihini o zamanki emperyalizm ve sömürgecilik mücadelesi ile ulusçuluk düşüncesinden tak diye soyutlayıp şak diye suçu Sırp suikastçi Gavrilo Princip’e atıverdik.

İşte bu eğitimi almış bir milletin evlatlarından dünkü maç üzerine çıksa çıksa “futbol terörü” başlığı çıkar. Star, Akşam, Sabah ve Habertürk gazeteleri maçı böyle anlatıyorlar. Arap Baharı’ndan haberleri yok mu peki? Var diyelim ve geçelim: Bu Arap Baharı, kısaca, nedir?

17 Aralık 2010 tarihinde Tunuslu Muhammed Bouazizi kendini ateşe verdiğinde isyanının sesinin bütün Arap dünyasında duyulacağını bilemezdi. Üniversite mezunu bir işsiz olan Bouazizi, sokakta seyyar satıcılık yaparken polisin arabasına el koyması ve yaşanan bu üzücü isyan eylemi ile başlayan olaylar Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da 18 ülkeye yayıldı. Kimi ülkelerde olaylar çok ufak çapta meydana gelirken Tunus, Yemen, Libya, Suriye ve Mısır gibi ülkelerde çok kanlı görüntülere sahne oldu. Bouazizi’nin kendisini ateşe vermesinden tam 1 ay sonra Mısır’da Ahmet Haşim El-Sayid kendini ateşe verdi. 25 Ocak’ta ise Mısır sokakları çürümüş tiranlığa, yolsuzluklara, adam kayırmacılığa, kokuşmuş ekonomik düzene isyan eden insanlarla dolup taşıyordu. Artık Tahrir Meydanı isyanın simgesi ve merkezi olacaktı. 18 günlük gösteriler sonucunda 11 Şubat’ta Hüsnü Mübarek istifa etti ve 30 yıllık “hükümdarlığı” son buldu. Ordu yönetimi devralsa da halk bu durumdan da memnun değildi. Mısır bugün hala “liberal” bir demokrasiye geçebilmiş ya da stabil olmuş değil.

Arap baharının en önemli halkasıydı Mısır’daki devrim. 30 yıl süren Mübarek rejiminin devrilmesi, devrimin başarıyla sonuçlandığının bir göstergesi hiç şüphesiz. Ancak hükumet destekçileri yalnızca ilk raundu kaybettiklerine inanıyorlardı. Ne de olsa Yılmaz Erdoğan’ın dediği gibi “oyunu savaş sananlar, savaşı da oyun sanarlar”dı. İç savaş diye adlandıramayacağımız olaylar yaşanmıyor değildi Mısır’da. İki tarafın da öfkesi dinmek bilmiyor. Elbet bir yerlerde bir kıvılcım çakacak ve sonucunda “sahalarda görmek istemediğimiz olaylar” yaşanacaktı.

Nitekim dün gece patlak verdi olaylar. Belki de halk gösterilerinde dahi böylesi bir çatışma yaşanmadı iki taraf arasında. Sosyal medyadan görünen o ki Al Ahly takımına ve taraftarlarına yapılan saldırılar planlı. Olayların yaşandığı yer olan Port Said kentinin Belediye Başkanı’nın, şehrin takımı olan Al Masry ile ülkenin en büyük takımı olan Al Ahly arasında oynanan her maçta tribündeki yerini aldığı ancak dünkü maçta nedendir bilinmez stadta olmadığı söyleniyor. Tribünlerdeki taraftarların ellerindeki eşit boydaki ve şekildeki “seri üretim” sopalar da olayların planlı olabileceğini gösterir nitelikte. Bunların yanı sıra basına yansıyan görüntüler insanın kanını dondurabilecek cinsten. Tribünden inerek Al Ahlyli oyunculara ve taraftarların olduğu bölüme saldıran Al Masry taraftarlarını (taraftar demek ne kadar doğru orası size kalmış), polis hiçbir şekilde durdurmaya çalışmıyor. Al Ahly tribünleri önüne set çekerek bekleyen polislerin aralarından geçiyor saldırganlar. Stadtaki elektirklerin de tam bu anda kesilmesi, kafalardaki soru işaretlerinin tavan yapmasına sebep oluyor. Yaşananların ardından üst düzey komutanlardan İsmail Osman’ın yaptığı açıklamalarda, Silahlı Kuvvetler’in ve İçişleri Bakanlığı’nın olaylarda hatasının olmadığını söylemesi ise ordunun olaylara bakışını açıklar nitelikte.

Eminim ki akıllara “Niçin Al Ahly takımı?” sorusu gelecektir. 1 yıl önce yaşanan protestoların cezası niye Al Ahly’e kesildi? Yaşananları “yalnızca bir holiganizm vakası” olarak nitelendiren kesimden beklemek lazım bu cevapları da neyse. Aslında soruların cevaplarını almak için Al Ahly’nin kuruluşuna inmek gerekiyor. 1907 yılında kurulan kulübün amacı, o dönem rejimi elinde bulunduran İngiliz kuvvetlerini futbolla alt edebilmekti. Arjantin’de olduğu gibi İngilizler sömürmek için gittikleri her yere futbollarını da götürüyorlar ancak bu icatları daha sonraları onların başına çorap örüyordu. Mısır, İngiliz himayesinden –göreceli olarak- kurtulmuşsa, bunun en önemli sebeplerinden biridir futbol ve Al Ahly kulübü. Günümüzde Al Ahly takımı taraftarlarının profillerini incelediğimizde sokaktan gelen, Mısır ulusunun birlik ve beraberliği için mücadelesini esirgemeyen, fakir ama gururlu bir kitle karşımıza çıkıyor. Tanıdık geldi mi? Geçen yıl bu zamanlarda sokaklarda Mübarek aleyhine gösteriler düzenleyen, hükümet ve orduyla karşı karşıya gelen ve hatta bu uğurda can veren adamlardan bahsediyoruz. Kısacası bizde söylendiği gibi “direnişin kalesi” niteliğinde Al Ahly kulübü. Bu nitelikleri onları mükemmel bir hedef haline getiriyor karşı cephe için.

Bu noktada değinmeden geçemeyeceğimiz bir nüans çıkıyor ortaya. Al Ahly’nin ezeli rakibi, taban tabana zıt görüşteki Zamalek kulübü olayların neresinde? Direnişçilerin bir futbol maçında öldürülmesine yaklaşımları nasıl oldu? Belki fubolun birlştirici unsurundan, belki de cinayet olarak adlandırabileceğimiz olaylara duyarlı bir yaklaşım sergilemelerinden kaynaklanarak Al Ahlyliler’le beraber hareket etme kararı aldı Zamalek taraftarları. Kahire’de iki kulübün en ateşli taraftarları, tek yumruk olarak olayları protesto ettiler. Al Ahly taraftarına gereken her türlü desteğin sağlanacağı da garanti etti Zamalek cephesi. Zamalek taraftarlarının daha liberal ve zengin kesimden oluştuğu ve Al Ahly ile kanlı bıçaklı oldukları gerçeğini göz önünde bulundurursak verdikleri bu desteğin önemi birkaç kat daha artacaktır.

Mısır Ligi süresiz iptal oldu sonuç olarak. Al Ahlyli futbolcular futbolu bıraktıklarını, Al Ahly kulübü ise tüm spor branşlarındaki faaliyetlerini durduklarını açıkladı. Olayların başrolündeki takım olan Al Masry Kulübünün başkanı hemen istifasını verdi “Bu insanlar benim taraftarlarım olamazlar” dercesine. Bu bile olayın futbolun dışında seyrettiğinin bir kanıtı değil midir? Yaşanan facia diğer takımların da radikal kararlar almasını sağladı; Al Gouna ligden çekildi. Her zaman söylerdik “Devrim olacaksa, tribünlerden yakılacaktır ilk ateş” diye. Yaşananlar, sürecin tamamen tersine işlediğini gösterdi. Ya da başka bir bakış açısıyla devrimin devrimi mi olacak bu olaylar?


Not: Giriş için Ezgi Elçi'ye selam olsun.

22 Kasım 2010 Pazartesi

Sadece Futboldan Anlayan, Futboldan da Anlamaz

Böyle bir adam işte Cantona. Futbolu çok da geç sayılmayacak bir yaşta bırakmasının tek nedenini "Şimdiye kadar kendime yetecek kadar çok para kazandım bu işten. Daha fazla kazanmak istemenin mantığını anlayamıyorum." diyerek açıklayan bir adamdan beklenen açıklamalar aslında. Belki Altın Top, Altın Ayakkabı veya Dünyada Yılın Oyuncusu gibi ödüller kazanmadı. Belki Kariyerine büyük kupalar, finaller sığdurmadı. Ama hepsinden önemlisi muhalif bir duruş sergiledi hayata karşı. Futbolu "uyutmak" için değil "uyandırmak" için kullandı her zaman. Tam bir sanat düşkünü oldu hayatı boyunca. Kaç tane futbolcu tanıyorsunuz resim yapıp, fotoğraf çekip sergi açan? Veya kaç tane futbolcu vardır Fassbinder'in, Fellini'nin, Pasolini'nin, Rauschenberg'in, Antonin Artaud'nun adını bilen veya hayatında bir kez dahi duymuş olan? Bizlerin bile bilmiyor olması bir eksiklikken bir futbolcudan beklenenden fazlası bunlar öyle değil mi? Bildiğimiz futbolcu modelleri pahalı arabalara binip, gece kulüplerinde eğlenen ve tam bir pop ikonu haline gelmiş insanlar. Bankalarla olan tek ilişkileri hesaplarına yatırılan paraların miktarını ve akışını kontrol etmek. Peki Cantona'nın ve benzerlerinin -ki başka bir benzerini henüz göremedim- bankalara olan bakış açısı? Buyrun:

“Bugünlerde sokaklara çıkınca ne oluyor ki? Ya da ortalığı yakıp yıkınca? Bu hiçbir şeyin yolu değil. Bence insanlar bankalardan tüm paralarını çekmeli. Ekonomik devrim ancak böyle olabilir. İnsanlar çevrenizde bu kadar mutsuzken siz mutlu olamazsınız. Ama devrim gerçekleştirmek gerçekten çok kolay. Sistemin merkezi bankalarsa o zaman bankalar imha edilmeli. Üç milyon insan doğrudan bankalara gidip ne kadar parası varsa çekmeli. Üç milyon, 10 milyon insan bankaları çökertebilir. İşte gerçek devrim bu. Çok karışık birşey değil bu. Sadece gidip paralarımızı çekeceğiz. Silah yok, kan yok ve buna benzer hiçbir şey yok. Bizi başka şekilde dinleyeceklerini sanmıyorum. Sendikaların da bize zaman zaman akıl vermesi lazım”

11 Kasım 2010 Perşembe

Holiganizm: İyi mi Kötü mü?

Aslında sosyolojik bir araştırma konusu olabilir bu pek tabi. Bazen düşünüyorum da Uluslararası İlişkiler okuyup bitirme projemi "Uluslararası Barışta Sporun Rolü" üzerine almışsam, sosyoloji öğrencisi olsaydım "Holiganizmin Çevresel Nedenleri" gibi bir konu seçebilirdim kendime. Öncelikle Holiganizmin "bilinen" tanımını yapmak gerek: "gittiği ortamı dağıtan, içkici, şamatacı, haşarı bir karakter." İngilizler bu tanımı kullanıyorlar holiganlar için. Biraz tanıdık geldi değil mi? Etrafımızda gördüğümüz taraftar profili "cuk oturuyor" adeta.
Pazartesi günü oynanan Beşiktaş - Kasımpaşa maçı sonrası Taksim'de McDonald's'ın (reklama girmez umarım) önünde 3 genç, Kasımpaşa taraftarlarınca -ki taraftar demek ne kadar doğru oluyor bilemiyorum- öldüresiye dövüldü. Belirtmem gereken en önemli nokta ise bu üçlüden birinin kız olması: "Yok Artık!"... Bu gençler ne provakasyon yapan Beşiktaş taraftarı ne de Kasımpaşa'nın en büyük rakibi Fatih Karagümrük'lü. Tek suçları bir tanesinde siyah beyaz bir eşofman altı olması. Çevredekilerin yardımları olmasa belki daha da ciddi sonuçlara yol açabilecek kadar fena dayak yemişler. Evet kız bile fena dayak yemiş.
Ülkemizdeki holiganizm bu şekilde işlemekte maalesef. Farklı renklere karşı olan saygısızlık şu anda Türkiye'nin en büyük politik ve sosyal sorunu olarak çıkıyor karşımıza. Bu "farklı renkler" söylemini istediğiniz gibi algılayabilmek size kalmış. Ancak şu bir gerçek ki -misal- Fenerbahçeli isen kırmızı giyemezsin, Galatasaray tribününde Lacivert montla oturamazsın, Beşiktaşlıysan renkli, özellikle de sarı kıyafetin olmamalıdır bazılarına göre. Durumun önemini açıklayabilmek adına, Fenerbahçe kulüp binasında, içerisinde kırmızı rengi barındıran bir kravat veya bir elbise giymen mümkün değil. İş tanımlarında bunu yazılı olarak belirtmeseler dahi sözlü olarak uyarıyorlar seni. Bilmiyorum aynı şeyler Galatasaray, Beşiktaş veya diğer kulüpler için de geçerli mi?

Türkiye'de gördüğümüz holiganizmi İngiltere'dekine benzetmek mümkün. İkisinin de temelinde nefret, ekonomik bozukluklar ve kendini ifade etme çabaları gelmekte. İkisinin ayrıldığı tek nokta ise İngiltere'deki holiganların bu davranışlarını muhalif bir duruş sergilemek amacıyla yaptıkları. Bu insanlar hayata, düzene, siyasete, kraliçeye, takım patronlarına muhalifler. Bu durumu holiganzimin doğduğu yer olan İskoçya'dan anlamak mümkün zaten. Birleşik Krallık'a muhalif tutum sergileyen taraftarlar kendilerini en iyi ifade edebildikleri yere yani stadyumlara doluşup "Fuck the Queen" tezahüratları eşliğinde "holigan" oldular bir kesime göre ve toplumdan iyice dışlandılar. Ne de olsa kraliçeye duyulan saygıyı göstermenin tek yolu onları bu şekilde yaftalamaktı; çözümü de holigan olarak değerlendirmekte buldular. Aynı durum Arjantin'de de söz konusu. Tarih boyunca darbelerle, baskıcı yönetimlerle, generallerle boğuşan Arjantinliler özgürlüklerini dile getirebildikleri alanlar olarak görmüşlerdir stadyumları. Stadlarda sergiledikleri duruşu meydanlara taşısalardı, hayatlarıyla ödeyeceklerinin bilincindeydiler çünkü. Onlar için stadları tam bir mabet, tam bir direniş merkeziydi. Mutlu olabildikleri tek yer o mabetleriydi her zaman. Onlar için futbol bahane, başkaldırı şahaneydi. Çikolatanın mutluluk verici etkisinden ötürü Boca Juniors'un sahasının adı da "La Bombonera" yani "Çikolata Kutusu" değil miydi zaten? İtalya'nın ezilen halkı güneylilerin (Avrupa'nın Arjantinlileri bir nebze) temsilcisi Napoli için de değişen bir durum yoktu. Kuzey tarafından her seferinde ezilmiştir güney halkı İtalya'da. Kuzey zengin ve varsıldır, güney ise fakir, aç ve yoksul. Kuzeyliler Güneylileri beslemek zorunda değildir verdikleri vergilerle. (Ne kadar benziyor "bir yerlere" değil mi?) Maradona niçin Napoli'yi seçti sanıyoruz ki? Aslında Napoli Maradona'yı seçmişti. Diego için aşina olmadığı hiçbir şey söz konusu değildi bu şehirde. Napoliler'in ünlü bir tezahüratı vardır ve durumu müthiş özetler: "Yarın yine borçlarım olacak ama bu akşam kral benim!"

Egemen sınıfa göre ise bu tutumlar holiganlıktan başka bir şey ifade etmiyor. Sahip oldukları gücü, bir avuç futbol seyircisine kaptırmak istemiyorlar pek tabi ki. Ve yaftalamak kolay: "Holigansınız siz!" Onlara göre hepsi barbar hepsi medeniyetsiz. İsterdim ki bizim holiganizmimiz de Arjantin'in ki İskoçya'nın ki Napoli'nin ki gibi olsun. İsterdim ki bir amacımız olsun bu taşkınlıkları yapmak için. Bir yerlerde haykırmak gerekiyor haksızlıklara, sansürlere, engellere, yasaklara karşı. Keşke bunlar stadyumlar olsa. Keşke öyle yesek holigan sıfatını. Benzinciyi basıp içerdekileri dövenler, Taksim'de siyah beyaz eşofmanlı çocukları pataklayanlar, kırmızıdan, lacivertten, sarıdan, yeşilden nefret edenler "güçlülerce" yapıştırılan holigan etiketini hak etmiyorsunuz. Çünkü egemen sınıfa göre holiganlar onlara karşı olan, muhalif duruş serigleyen ve düzene başkaldıran insanlar. Sizler kategori dışısınız, insanlık dışısınız.

9 Ekim 2010 Cumartesi

Türk'ün Türk'ten Başka Dostu Yoktur... Mu?



(İki resim arasındaki 7 farkı bulunuz...)
-Bulamayabilirsiniz çünkü biz hep böyleyiz-


3-0. Net skor. Süpriz değil, şaşırtıcı değil. Net skor. Sevgili basınımıza armağan olsun bu sonuç. Haftalardır ülke üzerinde öyle bir kampanya başlattılar ki ben bile bir an için "ulan biz dünya üçüncüsü (!) olmuş takımız, kesseler acımaz" tipinden düşüncelere daldım. "Bazı durumlarda" demek istesem de "her durumda" deyip cümlenin girişini değiştirerek, "kendimizi dev aynasında görmeyi ve göstermeyi çok seviyoruz" diye devam ediyorum. En basitinden en kaba tabirle "yahu etin ne budun ne?" demezler mi adama böyle yorumlardan sonra? Belki de demedikleri için gazetelerde, televizyonlarda sıkça rastlıyoruz bu yorumlara. Bizler, her düzenlenen büyük turnuvada finaller oynamış, şampiyonluklar kazanmış, büyük işler başarmış bir milli takıma sahip değiliz ve olamadık da. Aziz Yıldırım Galatasaray'ın UEFA Kupası Şampiyonluğu için "tesadüf" dediğinde aslında bundan bahsetmek istiyordu ama potansiyel dalga unsuru olarak görüldüğünden kimse onu ciddiye almadı hatta kıskançlıkla suçladı. Aziz Yıldırım v2.0 olarak söylüyorum ki: "Galatasaray'ın UEFA şampiyonluğu, Milli Takım'ın 2002 Dünya Kupası'nda kazanmış olduğu üçüncülük, 2008 Avrupa Şampiyonası'ndaki yarı final, -çok büyük bir başarı olarak görmesem de "bak Fenerbahçe'ye laf söylemiyor" dedirttirmemek için yazıyorum- Fenerbahçe'nin Şampiyonlar Ligi'nde çeyrek finale çıkması tamamen birer TE-SA-DÜF-TÜR biline... Bu başarıların tesadüf statüsünden çıkabilmesi için tekrarlanmaları da şarttır. Bu saydıkların birer tekrar değil de nedir diyecek olanlara kısa bir açıklama yapmak isterim: "1 senelik" Avrupa Fatihi Galatasaray'ın yaklaşık 10 yıldır fatihi olduğu Avrupa'da kayda değer bir başarısı yok hatta Avrupa'daki topraklarını kaybetme sürecine girmiş Osmanlı Devleti gibi çöküşler yaşamakta... Yöneticilerinin dilinden konuşursak "Dünya Takımı" olan Fenerbahçe'nin futbolcuları vize almak için herhangi bir ülkenin konsolosluğuna gitseler vize işlemlerinden anlamadıkları için şaşırıp kalacaklar... Milli Takım ise en komik olanı. Hatırlayalım, 1996 Avrupa Şampiyonası: 0 puan (tamam tecrübesizdik, eyvallah); 1998 Dünya Kupası'nda yokuz (hala tecrübesiziz ama); 2000 Avrupa Şampiyonası çeyrek final (Ömer Üründülvari bir şekilde: oooouuuuvv); 2002 Dünya Kupası'nda üçüncülük (evet büyük bir başarı kabul ediyoruz); 2004 Avrupa Şampiyonası yokuz (dünya üçüncüsü değil miydik biz?!); 2006 Dünya Kupası yokuz (hey gidi Kore, Japonya); 2008 Avrupa Şampiyonası yarı final oynadık (işte Türk'ün gücü, helal olsun Fatih'in aslanları); 2010 Dünya Kupası yine yokuz yine yokuz... -küçük bir not düşmek gerekirse bu turnuvaların eleme gruplarının hiçbirinde birinci olamamışız; ya play-off maçı oynayıp çıkmışız ya da ikincilik kontenjanı ile- İşin aslı şudur ki son 8 büyük turnuvanın birinde çeyrek final, birinde yarı final oynamışız, birinde üçüncü olmuşuz, birinde de gruptan çıkamamışız. Geriye kalan 4 turnuvaya katılamamışız bile. Bu başarılar bir tesadüf değil de nedir millet? Başarıların kalıcı olması için, "büyük" takım olabilmek için, "futbol" ülkesi olabilmek için istikrar gerekmekte. Maalesef futbolumuz ve istikrar kelimesi çok ayrı diyarların iki insanı gibi uzaklar birbirlerine.
Merak etmekteyim acaba bazı gazeteciler, yorumcular bu yazdıklarımı yaşamadılar mı? Rakibimiz olan Almanya dünyanın sayılı futbol ekollerinden biri hiç şüphesiz. Katıldıkları her turnuvada bizim tersimize minimum çeyrek final oynuyorlar, dört tanesinden de birini kazanıyorlar. Kağıt üstünde çok az gözüken şansımızı halka yanlış aksettirmek ya göz boyamadır ya da futbolun uyuşturucu etkisini kullanarak halkı uyutmaktır.

Bir de Mesut Özil vakası var tabiki. Mesut Almanya formasını seçtiğinde bu kadar yankı bulmamıştı çünkü ne de olsa daha 17 yaşında bir çocuktu o. Bu yaz Dünya Kupası'nda gösterdiği performans ve hemen ardından Real Madrid'e transferi onu popüler bir ikon haline getirdi ve onun gibi ikonlaşmak isteyen sevgili milliyetçi yazarlarımız sık sık adından bahseder oldu "Nasıl Almanya'yı seçer?", "Türk falan değil bu adam", "Elimizden nasıl kaçırırız böyle bir yeteneği?" ve nicesi şeklinde... Son 1 haftadır ise Almanya - Türkiye maçında Hiddink'in nasıl bir oyun anlayışıyla mücadele edeceğinden, sakatlıkların can sıkmasından, Almanya'nın en önemli yıldızlarından Schweinsteiger'in eksikliği nasıl hissedilecekten çok Mesut Özil'in hangi milletten olduğunu konuştu tüm Türkiye. He bir de Arda'nın pubisinden ama o çok başka bir hikayenin konusu. En çok merak edilen soru da "Gol atarsa sevinecek mi acaba?" oldu. Bu soruyu soranlar empati yapabiliyorlar mı acaba? Veya hiç düşündüler mi Kazım İngiltere'ye gol atsa ya da "Mehmet" Aurelio Brezilya filelerini havalandırsa ve sevinmeseler, aksine üzülseler... Mesut bu akşam o golü attıktan sonra sevinmediğinde kaç kişi sevinmiştir acaba? Eğer buysa milliyetçilik anlayışınız buyrun adam Türk'müş beyler. He bu arada unutmadan Mesut sevinmedi ama biz de mağlup olduk.
Milli Takım'ın milliyetçilik simgesi olarak kullanılması ve bir rant aracı olarak görülmesi herhalde kimseyi rahatsız etmiyor olsa gerek ki kimse de çıkıp "Arkadaş, ne diyorsunuz böyle? Alman Milli takımında Alman oynamıyor, Fransa'da Fransız yok, Portekiz'de Brezilyalılar cirit atıyor, futbol eşittir evrensellik olmuş siz hala şovenistlik peşindesiniz" demiyor ya ben kafayı buna takmış durumdayım. Tarihte futbolu milliyetçilik olgusunu yüceltmek için kullananlar İspanya diktatörü Franco, Almanya diktatörü Hitler, İtalya diktatörü Mussolini ve "Halkımı 40 yıl 3F ile yönettim: Fiesta, Fado ve Futbol" diyerek niyetini de hali hazırda belli etmiş olan Portekiz diktatörü Salazar... Şimdiler de ise FIFA sıralamasında oldukça gerilerde olan ekonomik olarak nitelendirildiklerinde üçüncü dünya ülkesi, gelişmekte olan ülke veya gelişmemiş ülke olarak lanse edilen ülkeler kullanmakta. Bu genellemeye biz de mi dahil oluyoruz peki bu durumda, bunu size bırakıyorum. Sanırım bu türlü eleştirlerin önüne geçmenin tek yolu karşımızdaki insana, eleştirdiğimiz veya hakkında olumlu ya da olumsuz yorum yaptığımız insana saygı duymaktan geçiyor.
"Saygı mı? Saygı ne arar la burda?!
...

17 Temmuz 2010 Cumartesi

Ne Demişler? #9


"Futbol, çalışanların patronlardan daha fazla söz hakkı olduğu tek meslek dalıdır."-Socrates Brasileiro Sampaio de Souza Vieira de Oliveira.

Dünyaya "sol"dan bakan Socrates, futboldaki sınıfsal düzeni anlatmaya çalışırken...

1 Mayıs 2010 Cumartesi

Mayıs'ın Bir'i

"1 Mayıs'tan sonra ne olacak diye soranlara söylüyorum: 1 Mayıs'tan sonra 2 Mayıs olacak" - Deniz BAYKAL

Barış için, özgürlük için, ekmek için, daha güzel bir dünyada sömürüsüz, baskısız, insan onuruna yaraşır bir yaşam için YAŞASIN 1 MAYIS!!!

7 Nisan 2010 Çarşamba

Medeniyetler Çatışması...


Kargo - Boğaziçi
Hayat
Doğuda sessizlik
Suskunluk anlamında
Batıda ise
Değerli bir taş sanki
Susmak doğuda
Erdem
Meziyet anlamında batıda ise
Değersiz bir hak gibi
Ayır bizi boğaziçi
Kutsa beni atlatmadan
Gülmek
Doğuda utanç
Kibir anlamında
Batıda ise
Doğal bir istek sanki
Bilgi
Doğuda saygınlık
İtibar anlamında
Batıda ise
Paraya endeksli
Ayır bizi boğaziçi
Anlat bizi ayırmadan
Aci, ağrı ve sonsuz çile
Politikayla yok hiç bir dilde

Avrasya dersi vizesi üzerine de pek şık oldu hani...

24 Mart 2010 Çarşamba

Alkışlarla Özhan Canaydın


Bugün Fenerbahçe'nin maçı olduğunu son dakikada öğrendiğim için önce biraz ayıpladım kendimi. Tarihte görülmüş şey değil benim bir Fenerbahçe maçını unutmuş olmam. Zaten maçın Fenerbahçe taraftar ortalaması olan 35.000 kişiden çok daha az bir seyirci sayısıyla oynanmasından da belliydi. Kendimi suçladığım oranda popülist basın organlarımızı da suçlamaktayım bu yüzden. Galatasaray'ın Trabzon deplasmanından beri derbi ateşiyle yanıp tutuşuyor gazeteler, televizyonlar. Kimsenin umrunda değil Fenerbahçe'nin haftaiçi 27 yıldır kazanamadığı Türkiye Kupası'nda yarı final maçına çıkacak olması. Türkiye Kupası dedim de... Bundan sonra Kupa maçlarını TRT vermeye devam edecekse şayet ben bütün maçları stadta izlemeye hazırım yağmur da olsa kar da olsa çamur da olsa. Yeterki bütün futbol iştahımı sömüremesin TRT. Bu kadar kötü yorumlar Star'ın Şampiyonlar Ligi ekibinde dahi olamaz. Onlar en azından insanı güldürebiliyorlar gerçi. Hadi yorumları geçtim, stadta kaç tane taraftar "Maç TRT'de izlenir" gibisinden pankart hazırlamışsa TRT'nin onları gösterme mecburiyeti var sanki! Ayrıca madem maç TRT'de izlenir diyorsun, ne işin var stadta be adam! Neyse zaten habercileri ısmarlama soru soruyorlar, kanal olarak başbakan poposunu yalamayı "To Do List"lerinin en başına koymuşlar, maç falan da izlenmez artık. TRT benim için bitmiştir, bir daha da gelmem TRT'ye artık. Manidar oldu.
Maça geri dönelim biz. Zap yaparken maç öncesi yorumlara denk gelerek maç olduğunu öğrenmenin verdiği acının tarifini yapamam. Ne kadar darlayıcı bir maç olduğunu ise hiç anlatamam. Gerçi izlemem gereken yeri büyük bir merakla ve tüylerim diken diken olmuş bir şekilde izlemenin verdiği keyif de büyüktü hani. Malumunuz geçtiğimiz günlerde Galatasaray'ın eski başkanı Özhan Canaydın'ı kaybettik. Yazık oldu. 6-0l'ık maçta Aziz Yıldırım'ı tebrik ederken ve halen binbir güçlükle binbir sıkıntıyla yapımı devam eden Galatasaray'ın yeni stadının projelerini basına açıklarken ki görüntüleriyle anımsıyorum onu daha çok. He bir de Galatasaraylı taraftarların onun hakkında pek de iyi şeyler söylemediği zamanları... Türkiye'de genelde her spor kulübü yönetimlerinin kaderidir bu. Taraftarlarca yuhalanmak, istifaya davet edilmek. Zaman zaman bizler de sesimizi yükseltsek de Aziz Yıldırım yönetimine, acı çekmeyi seven bir yapıda ve faşizan yönetimleri hoş bulan bir zihniyette olduğumuzdan severiz başkanımızı koşulsuz şartsız (!). Beşiktaşlılar için ise duyrum biraz daha anlaşılabilirdir. Onların mentalitesinin tamamen Fenerbahçe taraftarıyla zıt olduğunu varsayıp, zaten her şeye muhalefet her şeye karşı olduklarını söylemek zor olmaz ki zaten kendileri de bunları rahatlıkla dile getiriyorlar. O yüzdendir ki hiç bir yönetimi sevmezler onlar. Onlar için en iyi yönetim yönetimsizlik, anarşizimden ötesi değildir. Severim bu yönlerini.

Gelelim Galatasaray'a... Özhan Canaydın gibi bir adamı (adamı diyorum başkanı değil. Çünkü o, "başkan" sıfatından önce "adam" sıfatını hakediyordu) nasıl olur da sindiremezler. Nasıl olur da son yıllarda tepki gösterdikleri tek yönetim Özhan Canaydın yönetimi olur aklım almıyor doğrusu. Fenerbahçe ve Beşiktaş taraftarlarında mevcut olan karakteristik sitasal anlayış Galatasaray taraftarlarında yok tamam ama bu biraz da saçmalık derecesine geliyor. Daha büyük saçmalık ise meyve veren ağacın değerinin ağaç kesildikten sonra anlaşılır olması. Aslında bu Türk insanının bir niteliği. Barış Manço, Uğur Mumcu, Aziz Nesin, Özhan Canaydın gibi isimlerin en büyük ortak özelliği değerlerinin onlar göçtükten sonra anlaşılması. Bu yazıda ikinci kere değineceğim ama bu popülistlikten başka bir şey değil.

Bu akşam maçta kaçırmak istemediğim tek bir an olduğunu söylemiştim. O an, Şükrü Saraçoğlu'nda Özhan Canaydın için yapılacak olan saygı duruşuydu. Her şeyi bir kenara bırakırsak sonuçta o da bir Galatasaray Başkanı'ydı. Fenerbahçe taraftarlarınca sonsuz eksi 1 kere sevilmeyecek adam sıfatını taşıyordu. Sonsuz eksi 2 de Galatasaray kaptanıdır zaten. Hakemin saygı duruşu için çaldığı düdükten sonra Türkiye'de aklıma getiremeyeceğim şey oldu işte. Belki biraz popülistlikten belki de ölüye saygıdan ama neticede bir Galatasaray Başkanı için yapılan saygı duruşunu Fenerbahçe taraftarları ayakta alkışladılar uzun uzun. Hani bahsediyoruz ya sahalarda görmek istediğimiz hareketler diye... İşte bu hareket tam da o hareket! Bu tip olgunlukları çok değil, bir kaç stadta görsek bir kaç jest görsek, çok tartışılan o Türk futbolunun marka değeri tavan yapacaktır. Fenerbahçe'nin 12 numarasına sonsuz teşekkürü herkesin borç bilmesini de dilerim. Umarım bu sadece bir başlangıç olur ve bu tip durumlarla sık sık karşılaşırız. Maçla ilgili de diyecek pek bir şey yok, zaten diyecek tek şeyi de söyledik. Son olarak, huzur içinde uyu Özhan Canaydın...

9 Mart 2010 Salı

+18?



Tamam kabul ettim. İçim fesat benim, aklım kötüye çalışıyor. Ama bu kadar da MALzeme verilmez ki!!!

Spor: Barış mı Savaş mı?


Gerçekten çok gecikti bu yazı. Keşke o tarihlerde açmış olsaydım blog'u da o zaman yazsaydım. Tarih 26 Eylül 2009. Turkcell Süper Ligi'nin 7. haftası. Diyarbakırspor,Bursaspor deplasmanında. Diyarbakırspor'un lige iyi başladığı, iyi top oynadığı haftalar. Üst sıraları zorluyorlar ve herkes "Acaba bu sezonki süpriz Diyarbakır'mı?" diyor. Bursaspor ise ligin üst sıralarında yer alacağını anons etmiş durumda. Siyaset gündemini ise Kürt açılımı oluşturmakta. Şimdi normal olarak sorabilirsiniz "ne alaka şimdi siyaset gündemi?" diye... Aslında bu haftasonu futbol adına Diyarbakır'da yaşanan rezaletin çıkış noktası o gündem. Kürt Açılımı'nın ardından tüm ülke, sanki birbirlerine düşmanmışçasına 2 ayrı kutupa bölündü adeta. Hatta işi abartıp "Bölünüyoruz! Ülkeyi bölmek istioyrlar!!!" diyenler dahi oldu. Sonra ne oldu? Tabiki unutuldu. Herşeyin unutulduğu gibi. Bu nasıl bir ülkedir ki bir gün bölünme korkusu yaşayanlar öbür gün başka bir haberle neşelenebiliyorlar. Biz 26 Eylül akşamına geri dönelim. Maçı çok net hatırlıoyrum. Özet görüntülerde Bursaspor taraftarının -öncelerde- anlam veremediğim bir nedenle Diyarbakırspor taraftarlarına taş ve bilimum başka sert cisimler fırlattıklarına şahit olmuştum. Anlam veremediğim için de normal olarak nitelendirdim. Hatta çok da üstünde durulcak birşey gibi dahi görünmüyordu. Neler görmüştü bu ülkenin stadları o zamana kadar. Bu da maçın oynandığı akşam ajanslara düşen haber:

Turkcell Süper Ligi'nin 7'nci haftasında Atatürk Stadı'nda karşılaşan Bursaspor ile Diyarbakır müsabakası sırasında iki takım taraftarı arasında çıkan kavga sonucu 10 taraftar yaralandı. Tribünlerde birbirlerine karşılıklı taş ve koltuk parçası atılması sonucu iki takımdan toplam 10 taraftar çeşitli yerlerinden yaralandı. Çevik kuvvet ekipleri olaylara müdahale ederken çok sayıda taraftar gözaltına alındı. Yaralı taraftarlar şehirdeki çeşitli hastanelere kaldırıldı.

Bursaspor-Diyarbakırspor maçı sonrası iki takım yöneticileri arasında yaşanan gerginlik kavgaya dönüşmeden son anda önlendi.

Maç sonrası Bursaspor Kulübü Başkanı İbrahim Yazıcı, Diyarbakırspor kafilesini uğurlamak üzere takım otobüsünün yanına gitti. Bu sırada Diyarbakırspor yöneticileri oldukları iddia edilen şahıslar Başkan Yazıcı'nın üzerine yürüdü. 'Diyarbakır'a gelmeyin' yanıtını alan Yazıcı sinirlenince ortam gerildi.

Bu sırada Diyarbakırsporlu yönetici oldukları iddia edilen yönetici ve taraftarlar, İbrahim Yazıcı'nın üzerine yürüyünce ortam bir anda gerildi. Başkan Yazıcı güçlükle sakinleştirilirken, Diyarbakır
kafilesi stadyumdan ayrıldı.

Ajanslar

Okuduğunuz üzere Kürt sorunu ile iligli en ufak bir kelime dahi geçmemekte. Çünkü herkes sıradan bir olay olarak görmüştü bunu. Ancak görüntüleri tekrar iyice izleyip ve iyice dinledikten sonra olayın daha farklı bir boyutta olduğunu anladım. Yukarıda bahsettiğim gibi Kürt Açılımı sonrasındaki kutuplaşmanın bir meyvesiydi. Kürt vatandaşlarına tanınan bazı hakları içine sindiremeyen diğer kutubun temsilcisi niteliğine bürünen Bursaspor taraftarının bu davranışının nedenini Bursa'nın sosyo-kültürel yapısıyla ilişkilendirmemiz pek tabiki mümkündür. Maçın son dakikalarında yabancı maddeler ile kreşendoya ulaşan "Ne mutlu Türk'üm diyene", "Kürtler dışarı", "Kahrolsun PKK" sloganları Diyarbakırspor taraftarına karşı yapılmış bir başka ırkçılık çeşidi olduğunu söylemekte pek sakınca bulmamaktayım. Nitekim Maçtan sonra olağanüstü toplanan Federasyon yetkilileri de ceza kitabına, İtalya'da veya İspanya'da görebildiğimiz ırkçılıkla ilgili maddelere yakın bir madde eklemişlerdi. Buna göre taraftarların yaptığı ırkçı tezahüratlarla beraber millet ayrımcılığı içeren sloganlara da ceza gelecekti. Bunun sonucunda yanlış hatırlamıyorsam Bursaspor'un sahası 3 maç kapatıldı ve yüklü bir para cezası aldı.

Ajanslardan aldığım ve yukardaki yazıda paylaştığım yazıda ilk dikkatimi çeken Diyarbakırspor'lu yöneticilerin Bursaspor yöneticilerine yönelik söylemiş oldukları iddia edilen "Diyarbakır'a gelmeyin!" sözleri oldu. Ki zaten onları getirmemek için haftalar öncesinden Diyarbakır'daki tüm otellerin rezarvasyonlarını doldurmuşlardı. Evet, haftalar öncesinden hatta aslında 26 Eylül'den bu yana Diyarbakır'da oynanacak maçın gergin geçeceği apaçık belliydi. Buna rağmen neredeyse hiçbir önlem alınmadı. Sadece ilk maçtan sonra çıkıp Federasyon yetkilileri açıklamar yaptılar, Bursaspor ve Diyarbakırspor yöneticililerini barıştırdılar vs. Yeterli miydi? "Sahalarımızda görmek istemediğimiz olaylar..." ile başlayan cümleler kurmak çok kolaydır. Veya televizyona çıkıp yöneticilere telefonla bağlanıp onları konuşturmak. Belki kulüpleri barıştırabilirler veya kulüp yöneticilerini. Ama iki şehri hatta iki kutbu barıştırmak bu kadar kolay olamaz. Oradaki sorun futbolun, sporun çok daha ötesinde. Oradaki sorun tamamen politik bir sorun. Ve politik sorunların etkisi biraz daha uzun ömürlü olur. Göstermelik barış girişimleri sonuç veremez maalesef. Bursaspor Kulübü ile Diyarbakırspor Kulübü barışmış olabilirler ancak Diyarbakır'ın Bursa ile olan kavgası halen sürmektedir. Zaten Diyarbakır'da çıkan olayları da Diyarbakırspor izleyicisinin çıkardığını söyleyemeyiz. Haftasonu hakeme ve Bursasporlu oyunculara atılan o taşları Diyarbakırspor taraftarı değil Diyarbakır halkı atmıştır. Amacım onların haklı olduğunu savunmak kesinlikle değil. Hiçbir barışı savaşla veya kaba kuvvetle sağlayamazsınız. Eğer sağlamaya çalışırsanız barıştan gittikçe uzaklaşırsınız hatta insanlık suçu işlemiş olursunuz. Kimsenin kimseye zarar vermeye de hakkı yoktur. Ancak görünen o ki Diyarbakır halkı 26 Eylül akşamını unutmamış. Zaten astıklar pankartlarda da bunu net bir şekilde ortaya koymuşlar. Doğanın kanunu ve fiziğin temeli olan, her etkinin bir tepkiye yol açacağının olağanüstü bir göstergesidir bu. Diyarbakır taraftarını yerin dibine sokup hain ilan etmek normal gibi görünse de unutulmamalıdır ki onlar sadece "aşırı" tepki göstermişlerdir. Durduk yerde sahaya taş atıp maçın iptal olmasına sebebiyet vermemişlerdir. Yeniden belirmem gerekirse şayet bu durum kalkıpta sahaya "kaya" atmayı gerektirmez kesinlikle.


Maçtan sonra okuduğum yazıların genelinde ve dolaştığım birkaç blogta rastladığım ve dikkatimi çeken bir laf da "İstiklal marşının ıslıklanması"ydı. Öncelikle şunu söyleme ihtiyacı duyuyorum. Dünya üzerinde Milli Maçlar hariç hangi turnuvada veya ülkede böyle bir uygulama mevcut? Maçtan önce niçin istiklal marşı okunuyor? Bu uygulamanın tarihi ise 12 Eylül darbesine kadar uzanmakta. Kim demişti sporla siyasetin alakası yoktur diye?! 12 Eylül'ün ardından Kenan Evren Paşamızın(!) bizzat elleriyle hazırladığı genelgelerde TFF'nin hukukuna soktuğu bir maddedir. "Türkiye Futbol Federasyonu'na bağlı olarak organize edilen her müsabakadan önce Milli Marş'ın okunması...". Dünyada başka bir örneği de yoktur bu uygulamanın. Amaç nedir peki? Maça gelen herkese Türk olduğunu hatırlatmak mı? Ya kendini Türk hissetmeyen varsa? Yuhalaması gayet normal oluyor bu koşullarda. Çok da şaşırılcak bir durum değil. Örnek vermek gerekirse İspanya Futbol Federasyonu Milli maçlar için Avrupa'nın en büyük ve en modern stadı olan Barcelona'daki Nou Camp'ı kullanmaz. Tek bir nedeni vardır bunun. Barcelona'da İspanya milli marşının yuhalancağının bilinmesidir. O topraklarda yaşayanlar Katalan marşından başka bir milli marş duymak istemezler çünkü. Ancak biz halen zorlamayla insanları Türkleştirmek amacındayız. "Türk olacaksın!" diye bu kadar baskı yapılırsa eğer geri teper bu isteğin. Ne kadar basınç uygularsan o kadar şiddetle yüzüne patlar şişe. Etki-tepki meselesi tamamen.

Katalunya dedim de... Daha önceden bir yazı yazmıştım Katalan milliyetçiliğine dair. Bir varsayımda da bulunmuştum o yazıda. Diyarbakırspor üzerinden gitmiştim. Bir kaç tepki aldım "varsayım" üzerinden konuşuyorsun diye. Pek de varsayım olmadığını gördük hep beraber. Bursa'daki çıkan olaylar sonrasında saha kapatmayla geçiştirilen olaylar, bu sefer hükmen mağlubiyete gidecek. Doğrudur çünkü saha içine fiili müdahale söz konusu. Ancak yapılanlar çok da farklı değil. Söylemek istediğim bunun sadece "aşırı" bir tepki oluşu...

Sporun farklı renkleri, ırkları bir araya getirmesi gerekirken o renkleri ve ırkları daha çok uzaklaştırmasını anlayabilmiş değilim. Spor, barışın bir aracı olamalıdır, kavganın ve savaşın değil. Sonuçta haksızın haklı karşısında en eşit olduğu yer yeşil sahalar, parkeler ve bilimum diğer sahalardır. Böyle sloganlarla, pankartlarla veya atılan yabancı maddelerle sporun barış amacına hizmetinden söz etmek mümkün olamaz. Bağış Erten dün çok güzel yazmış: "Barışa katkı versin istediğimiz bir spor dalı artık öfkenin aynasıdır. Asıl trajik olan da budur..." Bırakın kutuplaşmayı, ötekileştirmeyi. Birleşin, bir arada yaşasın herkes. Zaten bir arada yaşamı benimseyemezsek, barışa katkı yapacak hiçbir şeye ihtiyaç duymayız. Çünkü olmayan bir şeye zaten katkı sağlayamazsınız... Kıssadan hisse...

Not: Pankartta "Tenlerimiz ve gözlerimiz farklı renkte olsa da akan göz yaşlarımızın rengi aynıdır" yazıyor.

17 Şubat 2010 Çarşamba

Ne Demişler? #5


"Beni coğrafi bir bölge ile tanıtamazsınız. Ancak bir duygu ile tanıtabilirsiniz. Avrupa eşi benzeri olmayan bir düşünce."

Lillian Thuram, "Irkçılık ve Yabancı Düşmanlığına Karşı Savaş" konusunuda Avrupa Konseyi'nde konuşma yaparken...

6 Şubat 2010 Cumartesi

Acı Çekmeyi Seviyoruz

Tutuculuk, yeniye kapalılık, alışmışı değiştirmeme isteği, yeniye adapte olamama korkusu... Türk halkının ezelden beridir sahip olduğu belki de en kötü -kimisine göre elbetteki iyi- bir özelliği temsil ediyor: Tutuculuk. İlk cümlede saydığım durumları hayatımızın o kdar çok alanında yapıyoruz ki artık en yenilikçiyim diyenin bile bir huyu haline gelmiş durumda. Sadece durup bir düşünün en son ne zaman evinize farklı bir yolu kullanarak gittiniz? Ya da sabah kalktığınızda yaptıklarınızın sırasını en son ne zaman değiştirdiniz? En son ne zaman monoton ve rutin hayatınızda değişklik yapmak istediniz? Ülkemizde çoğu insanın buna vereceği cevap "hatırlamıyorum" olacaktır muhtemelen. İnsanlar her gün sırf yorulacakları veya gidecekleri yere geç kalacakları için işe/eve giderken aynı yolu kullanıyor; her sabah yaptıklarını aynı sırayla yapmazsa kendisini eksik hissediyor; monoton hayatından kurtulmanın yollarını arama zahmeti bile göstermiyor. Niye? Hayatlarında yenilik olacak diye. Dediğim gibi en yenilikçiyim diyen bile bu gibi şeyleri hayatında sürekli olarak yapmakta. Bunun sonuçlarını ülkemizde makro açıdan değerlendirecek olursak, bizi yönetenleri de aynı şekilde seçiyoruz. Niçin AKP'den kurtlumak için hiçbir şey yapmadık son genel seçimlerde? Oysa ki dert yanmıyor muyduk başbakandan? Çoğu insan muhalefeti bile doğru dürüsüt yapamayan bir partiye oy vermediler mi sırf "Ben hep x partisine oy veriyorum ama!" deyip? Yine yakınıyoruz hükümetten, aldıkları kararlardan, zamlardan, haksızlıklardan. Yine sandık zamanı değişmeyecek ama hiçbir şey. Çünkü tutuculuk kanımıza işlemiş çoktan. En yakın örneği işte: Yıldırım Demirören! Bir Fenerbahçeli olarak mutlulukla karşıladım BJK'nin seçim sonucunu. Bir dahaki seçime kadar BJK yine tehdit olamayacak şampiyonluk yolunda. Ama üzülüyorum bir insan olarak. Bu kadar mı seviyoruz acı çekmeyi? Hani Çarşı karşıydı herşeye? Hani çok alternatiftiniz siz? Hani çok yenilikçiydiniz? Hani nerde o protestolar? Bahsettikleri Beşiktaşlı duruşu da bu olsa gerek... Onların da suçu yok ama. Ne de olsa işlemiş bu ızdırap çekme sevdası ruhumuza. Değişmek acı veriyor hepimize. Lütfen bu yazımı okuyan kaç kişi varsa en azından yarın rutin olarak yaptığınız hiçbir şeyi yapmayın. Gün sonunda ne hissettiğinizi düşünün. Hayata bir de farklı bir pencereden bakın. Küçük de olsa değişin, değişimin parçası olun...

23 Aralık 2009 Çarşamba

Katalan Açılımı


Avrupa'da 19.yy'da yaşanan düşünsel devrimlerden İspanya sınırları içerisinde ilk etkilenenler Katalanar'dı. Ekonomik özgürlük ve bağımsızlıklarını kazanma isteği belirgin bir milliyetçiliği doğurmuştur. 19.yy'dan bu yana kendi dillerini etkin bir biçimde kullanmışlardır. Franco dönemi İspanya'sında ele geçirilen en son bölgedir ve 75te Franco öldükten sonra 78de hazırlanan anayasaya Katalonya'nın özerkliğini 79 yılında sokmayı başarabilmişlerdir. 2006 yılında "İspanya içerisinde bir ulus" olabilmek için referanduma gidilmiş ve sonuç olumlu çıkmıştır. Katalanlar 2006 yılından beri "daha fazla" özerktirler.
Yıllardan beri bir devlet olarak tanınmayan ama kendi milli birliklerini oluşturmuş olan toplumların FIFA, UEFA, FIBA gibi spor organizasyonlarına Birleşmiş Milletlere üye olmadan önce kabul edilmiş olmaları sık görülen bir durum. Şu an itibariyle FIFA'nın 207, BM'nin ise 191 üyesi bulunmakta. Oluşturdukları milli birlikleri, masa başında uluslararası anlamda kabul edilmemiş bu toplumlar, sahalarda ve parkelerde ülkelerini temsil etmektedirler.

Katalonya özerk bölgesi ne BM'ye ne de FIFA'ya üyedir. Ancak onlar da "ülkelerini" sahada temsil etme yoluna gidenlerden tıpkı İspanya'nın diğer özerk bölgeleri gibi. Bu özerk bölgeler genelde kendi aralarında bazen de diğer ülkelerin milli takımları ile yaptıkları futbol karşılaşmaları ile seslerini duyurmaya, milliyetçiliklerini yaşatmaya devam etmektedirler. Dün Katalonya milli takımı Arjantin ile bir dostluk maçı oynadı. Arjantin ile yaptıkları ilk maçları değil bu. Diğer özerk bölgelerle yaptıkları maçlar dışında en çok Arjantin ile oynamış olmaları da bir süpriz değil. Barcelona'nın iç sahada oynadığı her maçta ve Katalonya Milli Takımının yaptığı her maçta açılan "Catlonia is not Spain" pankartları bu durumu özetler nitelikte. Arjantin'in de tarihinde bir İspanyol sömürgesi olduğunu düşünrsek, en büyük ortak özellikleri İspanya Krallığına olan başkaldırışları. İki milleti de birbirine yakın hissettiren bir özellik. Arjantinli Messi'nin Barcelona altyapısına verilme sebebi, Messi'nin büyüme sorunun yanı sıra Barcelona'nın bir Katalan kulübü olmasıdır aynı zamanda.

Peki Katalonya'nın İspanya Krallığı'na olan başkaldırısını ve İspanya bünyesinde geçirdiği süreci Kürt açılımına benzetebilir miyiz? Ahmet Altan'ın kovulmasına yol açan 1995 tarihli "Kürdiye Cumhuriyeti" başlıklı yazısını hatırlayalım. Bu yazıda yaptığı benzetmelerin bir başkasını dün oynanan maç için yapsak? Düşünsenize, özerklik kazanmış Kürtler, diyelim ki ezeli düşmanımız ebedi dostumuz Yunanistan'la dostluk maçı oynuyorlar. Maçtan önce çeşitli gösteriler, Türkiye aleyhinde. Tribünde açılan pankartlar "Kürdiye Türkiye değildir" diye. Hele ki Milli takımın yıldız oyuncularının Kürt kökenli olup bu maçta da forma giydiklerini. Nasıl karşılardı bu maçı milletimiz? İspanya'da olduğu gibi günün en çok izlenen programı olur muydu? Tribünlere koşar mıydık bu organizasyonu ve futbol şölenini yerinde görebilmek için? Güvenlik güçlerine ihtiyaç duymazdık herhalde böyle bir futbol maçında? Devletimizin saygı değer yetkilileri gerek duyar mıydı acaba televizyonlara çıkıp bir dizi açıklama yapmaya ve önemli tedbirler almaya? Buna gerek duyar mıydık? Bir düşünün sadece. Ne olurdu bu maç oynansaydı? Öncelikle Yunanistan sınırına asker yığıp bir cephe oluştururduk. Hızla silahlanmaya gidilirdi, olağanüstü hal ilan edilirdi. Karşılıklı notalar verilirdi. Yurt içinde Kürt vatandaşlarına yönelik önlemler alınır hepsi birer terörist yaftalamasına maruz kalırdı. Ülke genelinde özellikle doğu illerinde yoğun güvenlik önlemleri alınır ve Kürtler aleyhine gösteriler düzenlenirdi. Büyük ihtimal Cumhuriyet mitingleri yapılırdı Cumhuriyetimizi korumak amacıyla. Paranoyalardan ibaret bölünme korkusu had safhaya ulaşırdı. Suçlardık bütün ülkeleri bu maça destek çıktıkları için; Türk'ün Türk'ten başka dostu yok ne de olsa. Belki de o tribünleri basıp "yıkarlardı". Kısacası dünkü maçta yaşananların ve sonrasında yaşanacak olanların hiçbirine şahit olamazdık. Bu soruyu hocalarıma sorduğumda aldığım cevap "hazır değiliz böyle durumlara" oldu. Belki de doğru söylüyorlardı. Hazır değiliz demokratikleşmeye; sevgiyle ve barış içerisinde yaşamaya.