Turkcell Süper Lig etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Turkcell Süper Lig etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Mayıs 2010 Cuma

"Fenerbahçe Niçin Sevilmiyor?" ve "Bursaspor Bir Balon mu?"


Nerdeyse 1 hafta geçti üstünden. Hala feysbuklarda, başka sitelerde rastlayabiliyoruz Fenerbahçe'yle dalga geçen görüntülere. Aralarında gerçekten çok komik olanlar yok değil. Bir Fenerbahçeli olarak özellikle de bu yıl oldukça fanatik bir Fenerbahçeli olarak çok gülüyorum bazılarına. 3G teknolojisine artık herkesin sahip olabileceği, onu geçtim kullandığımız en basit telefonda bile radyonun bulunduğu bir zamanda böylesi bir yanlış anlaşılmadan ötürü şampiyonluk kutlaması yapılmasını aklım almıyor gerçekten. Aslında komik olan Fenerbahçe taraftarının sahaya girip şampiyon olmuşçasına sevinmesinden ziyade diğer takımların da aynı sevinci göstermesi. Maçı evde izlerken Lig TV'nin yanlış yönlendirmesi, maçın atmosferi ve stadın bir anda çılgına dönerek sevinmesiyle beraber ben de bir an için Bursaspor maçının 2-2 bittiğini düşündüm. Fenerbahçe'nin maçını boşverip Bursaspor'un maçını veren kanalı aramaya başladım. O anda maç bitmiş ve reklama gitmişti Digiturk. Geçtiğim sonraki kanal ise Gençlerbirliği Galatasaray maçını veren kanaldı ve belki de Fenerbahçe'nin "sözde" şampiyonluk kutlamlarından daha komik (hatta traji-komik demek daha uygun olur sanırım) bir durumla karşılaştım. Galatasaray mağlup olmuş, futbolcular moral bozukluğuyla soyunma odalarına giderken Galatasaray taraftarının çılgınca ve hatta şampiyon olmuşçasına sevinmesine tanık oldum. O an zaten anlamıştım Bursaspor'un şampiyon olduğunu.
Geçenlerde bir anket yapılmış, bilen bilir. "En çok taraftar hangi takımda?" klişesinden başka "En sevmediğiniz takım" ve "Tuttugunuz takım haricinde en çok hangi takıma sempati duyuyorsunuz?" gibi farklı sorular da sorulmuş. 2. sorunun cevabında popülist bir yaklaşım sonucu Bursapor çıkmış doğal olarak. Geçen yıl olsaydı Sivasspor'un çıkacağı kesindi. Asıl ilginç durum en sevmediğiniz takım anketinde... Açık ara (2. ile arasındaki fark %30 civarı) Fenerbahçe en sevilmeyen kulüp olarak görülüyormuş(oranı da %57). Tuttuğunuz takım anketinde ise Galatasaray'ın ardından %2lik bir farkla ikinci sırada geliyor Fenerbahçe. Buradan hareketle sevmeyeni seveninden daha fazla da diyebiliriz. Bunun nedenlerini araştırmayı bir tez konusu haline getirmek gerek aslında. "Niçin sevilmiyor Fenerbahçe?" Aklıma ilk olarak çok itici bir duruş sergileyen yöneticileri ve bir o kadar irite olunabilecek futbolcuları, en başta da aziz yıldırım'ın tekeli hatta faşist yönetimi geliyor. Ama başka bir açıdan da yaklaşabiliriz buna. Önce bir kaç örnek vermek lazım. Chicago Bulls'un Jordan'lı döneminde kazandığı 6 şampiyonluğu hatırlarsınız. Jordan bir efsane, Chicago Bulls ise yenilmez armada, bir hanedanlık... Ama destekçilerinden daha fazla sevmeyeni var. Nedendir bilinmez alternatif arayışı ya da güçlünün yanında olmama durumu söz konusu belki de. Aynı durum Lakers'ın three-peat yaptığı dönemde de yaşanıyordu. Shaq ve Kobe ikilisinden nefret edenler sevenlerinden daha fazlaydı. Sonra bir Spurs dönemi var ki onu sevmeyenler arasında ben de varım zaten. Bırakalım basketbolu, NBA'i ligimize geri dönelim. Galatasaray 4 yıl üst üste şampiyon olmuş, UEFA Kupası'nı kaldırmış, Super Kupa'yı kazanmış. Gazetelerde ve sokaklarda her gün konuşulan en önemli konu ise Galatasaray'ın bu başarıları kazanmasının nedeni olarak görülen hakemler... Geçen yılın Barcelona'sına bakalım. 6 kupayla kapanmış bir sezon. Buna rağmen muhalifi daha fazla. Hatta zamanında ezilen takım olması sebebiyle sempati duyanlar, Barça'nın bu başarılarının ardından bir anda kraldan çok kralcı olup Real'i desteklemeye başladılar. Bu örnekleri uzatabiliriz istediğimiz kadar. Ana fikir ise şu: Her zaman kazanan, dolayısıyla en büyük statüsünde olanın karşısında duran çok olur, sevmeyeni daha fazla olur. Çünkü kazanana karşı muhalif duruş sergilemek seni değerli kılar ve bir o kadar da değerli hissettirir. Davut ve Goliath hikayesi de öyle değil midir zaten? Kim Goliath'ı destekler ki?
Gelelim Bursaspor'un şampiyonluğuna. 4 takımın hatta 3 İstanbul takımının (son yıllarda Trabzonspor'un yaşadıkları ve konumu ortada) hanedanlığına son verişi yılın olayı hiç şüphesiz. Yaz aylarında yapılacak anketlerde yılın oyuncusu, yılın teknik adamı, yılın takımı, yılın olayı kategorilerine damga vuracağı da kesin. Beni sevindiren en önemli konu ise artık büyük takımlarımızın sadece formalarının ilk üçe gireceğinin kesin olmaması. Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş oynayan futbolcusu, taktik veren antrenörü, yöneten yöneticisi kim olursa olsun sadece adıyla ilk üçe girebiliyordu. Son yıllarda konuşulan farklı bir takımın şampiyon olması (ki Trabzonspor olsa dahi kabulümüzdü) eminim ki futbolu gerçekten seven tüm insanları mutlu etmiştir. Bursaspor'a bu konuda büyük saygı duyulması da şarttır ayrıca. Ancak şu durumda Bursaspor takımını maalesef yalnızca tebrik etmekten ileri gidemiyorum. Aziz Yıldırım'ın zamanında söylediği "UEFA Kupası Galatasaray için bir tesadüftü" sözlerinden hareketle bu şampiyonluğun da Bursaspor için tesadüften başka bir şey olmaması gerekiyor. Aziz Yıldırım, çok ağır eleştirilere maruz kalmıştı o dönemde. Anlatmak istediğini anlayan pek çıkmamıştı ama dediklerinde son derece haklıydı. Galatasaray 2000'den sonra devamını getirip, Porto örneğinde olduğu gibi Şampiyonlar Ligi'nde de başarılar kazansaydı, işte o zaman tesadüf olmaktan çıkardı o kupa. Günümüze dönersek tekrar, Bursaspor için Şampiyonlar Ligi'ne doğrudan katılmak büyük bir fırsat. Hele ki kendilerini o sahnede gösterecek futbolcular için bulunmaz hint kumaşı niteliğinde. Çıkıp toplarını oynamaları yeterli; kimse onlardan o sahnede daha fazlasını beklemiyor. Ancak Lige döndüğünde aynı başarının tekrarlanması şart. En azından şampiyonluk yarışında olması gerekiyor. Bu yılki başarısını devam ettirmesinin, aksi durumda tesadüf diye ortaya çıkacak olan bizlere güzel bir cevap olacağı kanaatindeyim. Kısacası Bursaspor'un bir Sivasspor sendromu yaşamaması gerekli. Bunun için de ellerinde oldukça büyük bir potansiyel var aslında. Tarihin 4 şampiyonunundan başka bir futbol kültürü oluşturmuş olan, her daim doldurulabilecek bir stada sahip olan, "Bursalı değil Bursasporluyum" diyebilecek taraftara sahip olan yegane kulüp ülkemizde. Hatta kendilerine özgü bir gol sevinçleri bile var:) Yani bu başarılarını tekrarlamamaları için önlerinde hiçbir engel yok. Yeter ki ileride belki de bir Mourinho olabilecek olan Ertuğrul Sağlam'ı kaybetmeyip ona sonsuz şekilde güvenebilsinler.

18 Nisan 2010 Pazar

Fenerbahçeliler Hayata 1-0 Önde Başlarlar


Fenerbahçe - Beşiktaş: 1-0

Ne derler "büyük" futbol adamları?: "Derbilerde sinirlerine hakim olan takım kazanır." İstatistik sayfasında kırmızı kart hanesi daha kabarık olan yine kaybetti derbiyi. Maçtan sonra saygıdeğer yorumcularımız mutlak olarak kırmızı kartları, hakemi ön planda tutacaklar ve yine futbolcuların üzerindeki bu agresifliği ve rakibe saygı duymamalarını falan konuşacaklardır. Ama aynı yorumcularımız oldukça sakin geçen ve ülkemizde alışık olduğumuz bir derbi maçının standartlarının altında kart çıkan Galatasaray - Fenerbahçe derbisinden sonra maçı oldukça sıradan ve sıkıcı olarak nitelendirmişlerdi. Bakalım bu akşamki maç için yorumları ne olacak?!
Gelelim Hüseyin Göçek'e. Aslında niye ona geliyorsam. Ondan önce tüm hakemlere saydırmak gerek ya da direk olarak MHK'ye. Çünkü MHK, nasıl bir beyin yıkama taktiği oluşturmuşsa artık, hakemler saha içerisindeki otoriteyi kartlarına saldırarak sağlamaya çalışıyorlar. Çok klişe olacak ama azcık Premier League izleyin yahu! Olduk olmadık her ikili mücadeleye faul, birazcık sertliğe hemen kart göstermek futbolcular üzerinde otorite kurmayı değil gerginlik yaratmaya yol açıyor ve hala bunun farkında değiller. Zaten ilk sert faulde kartı verdikten sonra diğer bütün müdahalelerde kart vermemek aptallığın daniskası olur değil mi! Aslında belki de bu sayede isim yapmak istiyor da olabilir sayın hakemlerimiz. Ne de olsa maçın önüne geçip futboldan çok kendilerinden bahsettiriyorlar böyle yaparak.

2 paragraf, önce yorumculara soora MHK'ye saydırdıktan sonra gelebildik futbola. 6 maçtır gol yemeyen Fenerbahçe savunması gözlerimi yaşartacak seviyede. Keşke aynı seviyeye Bilica da çıkabilse. Yine saçma sapan bir hareketle yaptırdı penaltısını her zamanki gibi. Zaten maç boyunca bir şeyler yapacağı belliydi canlı bombamızın. Agresiflikle kasaplık arasında ince bir çizgi olduğunun farkına varması onun da standartını üst seviyeye çıkartacaktır eminim. Penaltıyı yaptırdıktan sonra da penaltı noktasını ayağıyla kazması "sıçtık, bari sıvayalım" gibisinden bir hareketti. Kendini bu şekilde affettireceksen Meryem Ana kadar saf olsan dahi affedilmezsin. Bilica'nın yanına İbrahim Kaş'ı ve Ernst'i de koyup Dante'nin dokuz çemberden oluşan cehennemine koymak hatta tam da ortasına yalancıların, sahtekarların ve saygısızların arasına koymak gerek.

2001 yılının 2 Aralık'ını hatırlayalım. Yağmurlu bir hava, çamurlu bir saha. Yine Kadıköydeyiz yine bir Fenerbahçe - Beşiktaş derbisi. Maçın sonucu 1-2. Fenerbahçe'nin golünü Abdullah, Beşiktaş'ınkileri ise Ronaldo kaydediyor bir tanesi ofsayttan olmak üzere. Hatırlamayanlar için Fenerbahçe'nin evindeki yenilmezlik serisini kaybettiği ve tribünlerimizin Japonya bayrağına benzerliğiyle dikkat çeken ama amacının ve anlattığı şeyin bambaşka olduğu, ortasında kırmızı bir leke olan büyükçe bir beyaz çarşafla tanıştığı maçtı. Çok yaratıcı şu Beşiktaş taraftarı:) Daum ve Denizli o tarihte bugünkü kulübelerinin tam tersinde ve farklı renklerle oturuyorlardı. Kim bilebilirdi ki 9 yıl sonra renklerini takas edeceklerini.
Neyse bugüne dönelim. Aslına bakılırsa oyunun bu şekilde geçeceği kadrolara bakıldığında belliydi. Fenerbahçe'den bahsetmeye gerek yok. Ne de olsa her derbide aynı anlayışla sahaya çıkıyorlar. Kapan, pas yap, erken gol bulursan bu taktiği 90 dakikaya yaymaya çalış. Burada önemli olan Beşiktaş'ın hücum planıydı. Ancak Mustafa Denizli bırakın hücum planını, bir hücumu düşünmekten dahi uzak bir kadroyla çıkmayı seçti. Orta sahada defansif karakterli Fink ve Ernst'i seçerken, onların hemen arkasında Toraman'ı Alex'e markaja vermiş, sol kanada da bekten bozma genç İsmail Köybaşı'yı koyarak 7,5 defansif özellikli futbolcuyla maça başlamıştı. Fenerbahçe de artık karakteristik bir özelliği haline getirdiği ön alanda baskı oluşturarak henüz ilk pozisyonda golü bulup öne geçti. Geri kalan bölümde de kapanarak ve Bilica'nın saçma bir hareket yapmamasına dua ederek -ki işe yaramadı- oyunu bitirdi.
Bu sonuçla Beşiktaş şampiyonluğa hoşçakal demek zorunda kaldı. Şu da bir gerçek ki Beşitaş geçen yıl şampiyon olduğunda da çok farklı bir taktikle ya da performansla oynamıyordu. Bu yılki tek fark işin içinde büyük ve dirençli takımların olması. Fenerbahçe'de ise şampiyonluk şarkıları söylenmeye başladı maç sonunda. Konfeti şovları, oyuncuların taraftara tezahürat yaptırması falan... Bakıyorum da puan durumuna, halen 2. sırada olan bir takım için henüz erken gibime geliyor bu tip kutlamalar. Ki liderin cebinde kesin bir 3 puanı olduğunu da hesaba katarsak bitmiş olan hiç bir şey yok ortada. Fenerbahçeliler için en acı olan ise haftaya Galatasaray'ın Bursa'yı mağlup etmesini bekleyecek olmaları hiç şüphesiz. Bir gün herkes Galatasaraylı mı oluyor ne? :)

9 Mart 2010 Salı

Spor: Barış mı Savaş mı?


Gerçekten çok gecikti bu yazı. Keşke o tarihlerde açmış olsaydım blog'u da o zaman yazsaydım. Tarih 26 Eylül 2009. Turkcell Süper Ligi'nin 7. haftası. Diyarbakırspor,Bursaspor deplasmanında. Diyarbakırspor'un lige iyi başladığı, iyi top oynadığı haftalar. Üst sıraları zorluyorlar ve herkes "Acaba bu sezonki süpriz Diyarbakır'mı?" diyor. Bursaspor ise ligin üst sıralarında yer alacağını anons etmiş durumda. Siyaset gündemini ise Kürt açılımı oluşturmakta. Şimdi normal olarak sorabilirsiniz "ne alaka şimdi siyaset gündemi?" diye... Aslında bu haftasonu futbol adına Diyarbakır'da yaşanan rezaletin çıkış noktası o gündem. Kürt Açılımı'nın ardından tüm ülke, sanki birbirlerine düşmanmışçasına 2 ayrı kutupa bölündü adeta. Hatta işi abartıp "Bölünüyoruz! Ülkeyi bölmek istioyrlar!!!" diyenler dahi oldu. Sonra ne oldu? Tabiki unutuldu. Herşeyin unutulduğu gibi. Bu nasıl bir ülkedir ki bir gün bölünme korkusu yaşayanlar öbür gün başka bir haberle neşelenebiliyorlar. Biz 26 Eylül akşamına geri dönelim. Maçı çok net hatırlıoyrum. Özet görüntülerde Bursaspor taraftarının -öncelerde- anlam veremediğim bir nedenle Diyarbakırspor taraftarlarına taş ve bilimum başka sert cisimler fırlattıklarına şahit olmuştum. Anlam veremediğim için de normal olarak nitelendirdim. Hatta çok da üstünde durulcak birşey gibi dahi görünmüyordu. Neler görmüştü bu ülkenin stadları o zamana kadar. Bu da maçın oynandığı akşam ajanslara düşen haber:

Turkcell Süper Ligi'nin 7'nci haftasında Atatürk Stadı'nda karşılaşan Bursaspor ile Diyarbakır müsabakası sırasında iki takım taraftarı arasında çıkan kavga sonucu 10 taraftar yaralandı. Tribünlerde birbirlerine karşılıklı taş ve koltuk parçası atılması sonucu iki takımdan toplam 10 taraftar çeşitli yerlerinden yaralandı. Çevik kuvvet ekipleri olaylara müdahale ederken çok sayıda taraftar gözaltına alındı. Yaralı taraftarlar şehirdeki çeşitli hastanelere kaldırıldı.

Bursaspor-Diyarbakırspor maçı sonrası iki takım yöneticileri arasında yaşanan gerginlik kavgaya dönüşmeden son anda önlendi.

Maç sonrası Bursaspor Kulübü Başkanı İbrahim Yazıcı, Diyarbakırspor kafilesini uğurlamak üzere takım otobüsünün yanına gitti. Bu sırada Diyarbakırspor yöneticileri oldukları iddia edilen şahıslar Başkan Yazıcı'nın üzerine yürüdü. 'Diyarbakır'a gelmeyin' yanıtını alan Yazıcı sinirlenince ortam gerildi.

Bu sırada Diyarbakırsporlu yönetici oldukları iddia edilen yönetici ve taraftarlar, İbrahim Yazıcı'nın üzerine yürüyünce ortam bir anda gerildi. Başkan Yazıcı güçlükle sakinleştirilirken, Diyarbakır
kafilesi stadyumdan ayrıldı.

Ajanslar

Okuduğunuz üzere Kürt sorunu ile iligli en ufak bir kelime dahi geçmemekte. Çünkü herkes sıradan bir olay olarak görmüştü bunu. Ancak görüntüleri tekrar iyice izleyip ve iyice dinledikten sonra olayın daha farklı bir boyutta olduğunu anladım. Yukarıda bahsettiğim gibi Kürt Açılımı sonrasındaki kutuplaşmanın bir meyvesiydi. Kürt vatandaşlarına tanınan bazı hakları içine sindiremeyen diğer kutubun temsilcisi niteliğine bürünen Bursaspor taraftarının bu davranışının nedenini Bursa'nın sosyo-kültürel yapısıyla ilişkilendirmemiz pek tabiki mümkündür. Maçın son dakikalarında yabancı maddeler ile kreşendoya ulaşan "Ne mutlu Türk'üm diyene", "Kürtler dışarı", "Kahrolsun PKK" sloganları Diyarbakırspor taraftarına karşı yapılmış bir başka ırkçılık çeşidi olduğunu söylemekte pek sakınca bulmamaktayım. Nitekim Maçtan sonra olağanüstü toplanan Federasyon yetkilileri de ceza kitabına, İtalya'da veya İspanya'da görebildiğimiz ırkçılıkla ilgili maddelere yakın bir madde eklemişlerdi. Buna göre taraftarların yaptığı ırkçı tezahüratlarla beraber millet ayrımcılığı içeren sloganlara da ceza gelecekti. Bunun sonucunda yanlış hatırlamıyorsam Bursaspor'un sahası 3 maç kapatıldı ve yüklü bir para cezası aldı.

Ajanslardan aldığım ve yukardaki yazıda paylaştığım yazıda ilk dikkatimi çeken Diyarbakırspor'lu yöneticilerin Bursaspor yöneticilerine yönelik söylemiş oldukları iddia edilen "Diyarbakır'a gelmeyin!" sözleri oldu. Ki zaten onları getirmemek için haftalar öncesinden Diyarbakır'daki tüm otellerin rezarvasyonlarını doldurmuşlardı. Evet, haftalar öncesinden hatta aslında 26 Eylül'den bu yana Diyarbakır'da oynanacak maçın gergin geçeceği apaçık belliydi. Buna rağmen neredeyse hiçbir önlem alınmadı. Sadece ilk maçtan sonra çıkıp Federasyon yetkilileri açıklamar yaptılar, Bursaspor ve Diyarbakırspor yöneticililerini barıştırdılar vs. Yeterli miydi? "Sahalarımızda görmek istemediğimiz olaylar..." ile başlayan cümleler kurmak çok kolaydır. Veya televizyona çıkıp yöneticilere telefonla bağlanıp onları konuşturmak. Belki kulüpleri barıştırabilirler veya kulüp yöneticilerini. Ama iki şehri hatta iki kutbu barıştırmak bu kadar kolay olamaz. Oradaki sorun futbolun, sporun çok daha ötesinde. Oradaki sorun tamamen politik bir sorun. Ve politik sorunların etkisi biraz daha uzun ömürlü olur. Göstermelik barış girişimleri sonuç veremez maalesef. Bursaspor Kulübü ile Diyarbakırspor Kulübü barışmış olabilirler ancak Diyarbakır'ın Bursa ile olan kavgası halen sürmektedir. Zaten Diyarbakır'da çıkan olayları da Diyarbakırspor izleyicisinin çıkardığını söyleyemeyiz. Haftasonu hakeme ve Bursasporlu oyunculara atılan o taşları Diyarbakırspor taraftarı değil Diyarbakır halkı atmıştır. Amacım onların haklı olduğunu savunmak kesinlikle değil. Hiçbir barışı savaşla veya kaba kuvvetle sağlayamazsınız. Eğer sağlamaya çalışırsanız barıştan gittikçe uzaklaşırsınız hatta insanlık suçu işlemiş olursunuz. Kimsenin kimseye zarar vermeye de hakkı yoktur. Ancak görünen o ki Diyarbakır halkı 26 Eylül akşamını unutmamış. Zaten astıklar pankartlarda da bunu net bir şekilde ortaya koymuşlar. Doğanın kanunu ve fiziğin temeli olan, her etkinin bir tepkiye yol açacağının olağanüstü bir göstergesidir bu. Diyarbakır taraftarını yerin dibine sokup hain ilan etmek normal gibi görünse de unutulmamalıdır ki onlar sadece "aşırı" tepki göstermişlerdir. Durduk yerde sahaya taş atıp maçın iptal olmasına sebebiyet vermemişlerdir. Yeniden belirmem gerekirse şayet bu durum kalkıpta sahaya "kaya" atmayı gerektirmez kesinlikle.


Maçtan sonra okuduğum yazıların genelinde ve dolaştığım birkaç blogta rastladığım ve dikkatimi çeken bir laf da "İstiklal marşının ıslıklanması"ydı. Öncelikle şunu söyleme ihtiyacı duyuyorum. Dünya üzerinde Milli Maçlar hariç hangi turnuvada veya ülkede böyle bir uygulama mevcut? Maçtan önce niçin istiklal marşı okunuyor? Bu uygulamanın tarihi ise 12 Eylül darbesine kadar uzanmakta. Kim demişti sporla siyasetin alakası yoktur diye?! 12 Eylül'ün ardından Kenan Evren Paşamızın(!) bizzat elleriyle hazırladığı genelgelerde TFF'nin hukukuna soktuğu bir maddedir. "Türkiye Futbol Federasyonu'na bağlı olarak organize edilen her müsabakadan önce Milli Marş'ın okunması...". Dünyada başka bir örneği de yoktur bu uygulamanın. Amaç nedir peki? Maça gelen herkese Türk olduğunu hatırlatmak mı? Ya kendini Türk hissetmeyen varsa? Yuhalaması gayet normal oluyor bu koşullarda. Çok da şaşırılcak bir durum değil. Örnek vermek gerekirse İspanya Futbol Federasyonu Milli maçlar için Avrupa'nın en büyük ve en modern stadı olan Barcelona'daki Nou Camp'ı kullanmaz. Tek bir nedeni vardır bunun. Barcelona'da İspanya milli marşının yuhalancağının bilinmesidir. O topraklarda yaşayanlar Katalan marşından başka bir milli marş duymak istemezler çünkü. Ancak biz halen zorlamayla insanları Türkleştirmek amacındayız. "Türk olacaksın!" diye bu kadar baskı yapılırsa eğer geri teper bu isteğin. Ne kadar basınç uygularsan o kadar şiddetle yüzüne patlar şişe. Etki-tepki meselesi tamamen.

Katalunya dedim de... Daha önceden bir yazı yazmıştım Katalan milliyetçiliğine dair. Bir varsayımda da bulunmuştum o yazıda. Diyarbakırspor üzerinden gitmiştim. Bir kaç tepki aldım "varsayım" üzerinden konuşuyorsun diye. Pek de varsayım olmadığını gördük hep beraber. Bursa'daki çıkan olaylar sonrasında saha kapatmayla geçiştirilen olaylar, bu sefer hükmen mağlubiyete gidecek. Doğrudur çünkü saha içine fiili müdahale söz konusu. Ancak yapılanlar çok da farklı değil. Söylemek istediğim bunun sadece "aşırı" bir tepki oluşu...

Sporun farklı renkleri, ırkları bir araya getirmesi gerekirken o renkleri ve ırkları daha çok uzaklaştırmasını anlayabilmiş değilim. Spor, barışın bir aracı olamalıdır, kavganın ve savaşın değil. Sonuçta haksızın haklı karşısında en eşit olduğu yer yeşil sahalar, parkeler ve bilimum diğer sahalardır. Böyle sloganlarla, pankartlarla veya atılan yabancı maddelerle sporun barış amacına hizmetinden söz etmek mümkün olamaz. Bağış Erten dün çok güzel yazmış: "Barışa katkı versin istediğimiz bir spor dalı artık öfkenin aynasıdır. Asıl trajik olan da budur..." Bırakın kutuplaşmayı, ötekileştirmeyi. Birleşin, bir arada yaşasın herkes. Zaten bir arada yaşamı benimseyemezsek, barışa katkı yapacak hiçbir şeye ihtiyaç duymayız. Çünkü olmayan bir şeye zaten katkı sağlayamazsınız... Kıssadan hisse...

Not: Pankartta "Tenlerimiz ve gözlerimiz farklı renkte olsa da akan göz yaşlarımızın rengi aynıdır" yazıyor.

23 Şubat 2010 Salı

Ne Olacak Bu Fener'in Hali?


Fenerbahçe - Bursaspor: 2-3
Resim son derece güzel özetliyor aslında bu sorunun cevabını. Orta sahası sadece golden sonraki tepki olarak değil maç içerisinde de gerçekten çökmüş durumda. 1. Daum döneminde ve ardından gelen Zico döneminde tavan yapmış olan Aragones ile düşüşe geçen, rakiplere karşı kondisyon avantajı artık yerlerde sürünüyor fotoğraftaki gibi. Fenerbahçe ortasahası 90 dakikayı kaldıramaz duruma gelmiş. Dikkat ettim de bir pozisyonda Ortasahanın sağında topu tutan Alex herkese haykırıyordu adeta "çıkııın çıkıııın" diye. Tek gelebilen Emre oldu. Ama ondan da son 15-20 dakikayı 3 kişilik oynamasını bekleyemezsiniz. Hele ki Christian tam bir ruh saha içinde. Gol sevincinde en önde koşmasını iyi biliyor ama. Ya da Andre Santos. Oldukça yaratıcı gol sevinçlerinde ama aynı yaratıcılığı saha içerisinde gösteremiyor hatta ters kademeye bile giremiyor. Deniz'den ise bahsetmeme bile gerek yok. Bu adam her zaman böyleydi, daima da böyle olacak. "Sınırlı" maalesef. Football Manager 2010 oynayanlar bilirler, defans oyuncularınıza görev verirken 2 tane temel karakteristik özellik vardır seçebileceğiniz. Biri "Ball Playing Defender" olan topla oynamayı becerebilen, defanstan çıkışlarda topu rahatça kullanabilen, geriden oyun kurabilen, ayağına hakim oyunculara verebileceğiniz bir görevdir. Bir de "Limited Defender" vardır ki oyunda oyuncularınıza bir hakaret olarak da nitelendirebilirsiniz de. Adı üstünde sınırlı yetenekleri olan ve "sadece" defans yapmasını bilen oyuncularınıza vereceğiniz direktiftir. Daum'un "Ball Playing Defender" olarak gördüğü Deniz tam bir "Limited Defender" işte. Hem de öyle böyle değil! Gökhan Gönül'ün de yenilen ilk golde yaptığı saçma driblingi akşam eve gittiğinde izlemiş olduğunu umuyorum.
Son zamanlarda duymadığımız ama Galatasaray'ın 4 yıl şampiyon olduğu zamanlarda sıkça duyduğumuz "Ne olacak bu Fener'in hali?" lafını yeniden duyar gibiyiz biz Fenerbahçeliler. Oynanan son 7 maçta 12 gol görmüş, Fenerbahçe kalesi. Bunun suçunu tamamen yukarda bahsettiğim isimlere yüklemek olmaz. Sadece defans oyuncularında da bulamayız hatayı veya sadece defansif orta sahalarında. Böyle Bir istatistik ile karşılaşıyorsak eğer, bu tüm takımın üstüne alması gereken bir sorumluluktur. Bu takımın içine Daum da Aykut Kocaman da Aziz Yıldırım da dahil.
Son olarak Rıdvan'ın maçtan sonra yaptığı yoruma şiddetle katıldığımı belirtmek istiyorum. Bu takım artık yeni bir yapılanma içine girmelidir ve bütün yüreksiz, koşmayı görev edinmemiş, "Limited" oyuncuları gönderip yerlerine yere sağlam basan, görevden kaçmayan, ruhu olan transferler yapılmalıdır. Artık Tuncay'ı geri mi çağırırlar ya da Emre'yi klonlayıp çoğaltırlar mı bilemiyorum...

14 Şubat 2010 Pazar

Gülsek mi Ağlasak mı?


Fenerbahçe - Diyarbakırspor: 1-1 dk 90: Andre Santos...


Bursaspor - Fenerbahçe: 3-1 dk. 90+2: Dani Güiza...


Manisaspor - Fenerbahçe: 2-2 dk. 90+6: Gökhan Ünal...

3 maç üst üste son dakika golleri. Ama sadece 1 tanesinde işe yarıyor. Liderliğin falan gittiği de yok. Ankaraspor'la Fenerbahçe de oynayacak(!) Yine de durum vahim. Toparlanmak gerekiyor...

22 Ocak 2010 Cuma

Çamur Güreşi


Fenerbahçe - Denizlispor: 3-1

Tam 12 gün olmuş son enrty'yi yazalı. Sınavlardı, pc sorunlarıydı derken uzak kaldığım blog'uma sonunda kavuştum. Tıpkı 3 aydır ayrı kaldığı mabedinden uzak kalan Fenerbahçe gibi. Uzak kaldığı sıralarda çıkan haberlerde çimlerin düzeltildiğini okumuştuk. Büyük çoğunluğun beklentisi "cillop" gibi bir zeminde mücadele etmekti bu akşam. Hİç de beklenilen olmadı ve 3 ay önceki saha nasılsa bugün de aynıydı. Ancak şu yağan yağmur kar karışımı yağışta Türkiye'deki tüm sahalar aynı sorunla karşılaşacaktır unutmamak lazım. Sahanın bu durumu ev sahibi avantajını iyi kullanamamıza yol açıyor. 2. yarı için bahsedilen fikstür avantajından pek de yararlanamayacağız bu zeminle. Ligin dibindeki Denizli karşısında bile 77 dakika gol bulamadı Fenerbahçe bu yüzden. Gerçi Denizli kalecisinin de büyük payı olduğu şüphesiz. Ama teknik kapasitesiyle ve futbolcularının bireysel yetenekleriyle yoluna devam eden bir takım için bu zeminin bir an önce düzeltilmesi şart.
Zeminin yanı sıra bir başka eksiklik de transfer. Gökhan Ünal ne bu takımı ne de bu taraftarı keser. Hele ki ezeli rakibiniz "sezon ortasında" Neill, Jo gibi transferler yapıp dos Santos'un da peşinden koşmaktaysa... Bir kaç yıl öncesine kadar sıklıkla Fenerbahçe'nin uyguladığı "yıldız transferi" politikasını Galatasaray devralmış durumda. Adnan Polat'ın başkanlığından beri bu değirmene oldukça fazla su gelmeye başladı. Türk Telekom'la yapılan stad anlaşmasıyla da zirve yaptı. Fenerbahçe yönetimi unutmamalı ki o eski Galatasaray yok artık karşılarında. Transfer piyasasında ucuz ve ismsiz oyunculara yönelmiyorlar artık. Zaten Rijkaard'ın adı bile yetiyor yıldız transfer için. Fenerbahçe bu durumu Zico ile değerlendirebilirdi zamanında ama o da uçup gitti. Biz zaten milletçe seviyoruz, fayda sağlayan kişileri, kurumları, düşünceleri silip atmaya...

20 Aralık 2009 Pazar

Sana Yakışan Yerdesin!


Trabzonspor - Fenerbahçe: 0-1

"Ardarda kaybettiği 3 maçtan sonra Trabzonspor'u deplasmanda mağlup eden Fenerbahçe ilk yarıyı lider kapattı." Garip geldi maçtan sonra bu yazıyı okumak. Bu takım değil miydi skandalların yaşandığı, futbolcularının geceleri alemler yaptığı, sahada ruh gibi dolanıyorlar dedikleri takım? Şimdi övgü zamanı tabi. Ne de olsa galibiyet alındı. Ne de olsa o eleştiriler yapılırken Fenerbahçe kaybediyordu sıra sıra. Sözüm odur ki siz gelin bu spekülasyon peşinde koşan basına ayak uydurmayın. Son haftalarda yaşanan düşüşü bu tip durumlara bağlamayın. Yoksa değerli ve bilgili(!) yorumcumuz Sergen Yalçın'ın dediği gibi ligimiz mi çok kötü? 4 mağlubiyeti 1 beraberliği olan takım lider bitirmiş ilk yarıyı. 37 puan toplamış. Bu durum bana göre ligin kötülüğünü değil aksine ne kadar süprizlere açık bir lig olduğunu gösteriyor. Artık eskiden olduğu gibi hiçbir "büyük" diğer "küçük" takımlara karşı "büyük" değil. Büyük takım kavramı ortadan kalktı son 3 sezonda. Bu durum ligde hiçbir maçın kolay olmadığını da ortaya koyuyor. Sivas'ın açtığı yoldan bu sezon da Kayseri ve Bursa geçiyor. Eskişehir de arkadan zorluyor. E daha ne olsun!? Reklamı da hoşuma gidiyor zaten: "Turkcell Super Lig! Hiiiiç bitmesin!"
Maça gelecek olursak: Ben kafayı taktım bu Topuz'a... Kendini hala Kayseri'nin yıldız oyuncusu sanıyor. Beşiktaş'a çalım atılacak diye bin bir uğraşla alındı. Sadece Fenerbaçe'ye Beşiktaş'a Galatasaray'a karşı oynadığı maçlara bakılırsa izlediğiniz en dominant oyuncu olabilir. Ama her hafta bu takımlara karşı oynamıyorsun işte. Müdafada tamam ama iş hücuma gelince o kadar yavaşlatıyor ki oyunu gözlerim kapanmaya başlıyor. Hele ki karşısında dinamik ve güçlü bir savunma oyuncu varsa neredeyse her topu kaybetmesi işten bile değil. Yine de "Hep Destek Tam Destek" sloganımızdan vazgeçmiyoruz.
Topuz'un haricinde göze batan diğer oyuncu Güiza elbette ki. Rıdvan da fark yaratan seçti İspanyol'u. Son haftalarda bir çıkış içerisinde. Gidecek mi acaba devre arasında? Formda olduğu için Fenerbahçe'de işi olmayabilir tabi!
Son olarak da maçın 25. dakikasında gözüme çarpan bir olaydan bahsetmek istiyorum. Topu kazanmak için mücadele veren Emre, başarısız olunca yine birilerine bağırdı çağırdı. Hoşuma gidiyor aslında Emre'nin bu tavırları. O, bir taraflarını yırtarken diğerlerinin O'na destek vermemesini çok güzel eleştiriyor. Ama daha sakin yapsa şu işi, hoş olacak.