sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Nisan 2010 Çarşamba

Bir Nesil Ağlıyor


Tinto Brass ismini kim bilmez ki. O, bir neslin babası sayılabilecek büyük bir vizyonu ve hayata çok başka bir bakış açısı olan inanılmaz yaratıcı bir insandı. Her erkeğin izlemem deyip de günü ve yeri geldiği zaman övünçle ve büyük bir gururla ortaya çıkardığı veya çıkarmak zorunda kaldığı "mikili" film arşivlerinin en temel taşlarını oluşturam filmlerin yönetmenidir o. Kimileri için Bergmanlar, Felliniler, Godardlar, Fassbinderler varken kimileri için de sadece o vardır. Çünkü o, bu işi adeta bir tekel haline getirmiş ve sadece "eğlencelik" filmler değil eğlencelik olmasının yanı sıra o filmlerin sanatsal bir baş yapıt olmasını sağlamıştır. Ken Loach, filmlerinde futbolu nasıl tapılası bir unsur olarak resmediyorsa Tinto Brass da kadın poposunu aynı kefeye koymuştur. İsim yapmış her yönetmen, filmlerinde kendi imzasını taşıyan bir sembol kullanır. Örneğin Spider-Man'in yönetmeni Sam Raimi her filminde eski model sarı arabasını mutlaka göstermiştir. Çünkü o araba Raimi'nin imzasıdır. Tinto Brass ise çok sevdiği ve doktorlarla kapışmasına neden olan günde 10 kadar içtiği Küba purolarını kullanır. Purosuz film Brass için yoğurtsuz iskender gibidir çünkü. Peki şimdi NBA play-off'ları başlamış, maçlar oynanmış, Howard en iyi savunmacı ödülünü almışken yani bahsedilmeye değer bi dolu konu varken niye Tinto Brass'tan söz ediyoruz. İşte Brass'ın içtiği o Küba puroları onun beyin kanamasına yol açmış ve dün yoğun bakıma alınmış. 77 yaşındaki bir nesilin babası Vicenza hastanesinde ve durumu ciddiyetini koruyor. Böyle yeteneklerin dünyaya çok ender geldiği ve sonsuz saygı duyulması gerektiği kanaatindeyim. Ciddiyim. Brass'ın anısına bir festival düzenlemeyi de düşünmekteyim. Haftasonu Moda Cafe'de başlayacak olan festivalde Lola, Monella ve Paprika gibi kimileri için rahatsız edici ama kimileri içinse birer şaheser olan filmleri göstermeyi planlıyorum. Herkesi beklerim.

13 Nisan 2010 Salı

He-Man and the Masters of the Universe


Hayatımın bir bölümüne damga vuran adamdır kendisi. O repliği unutmak da zaten mümkün değildir: "Gölgelerin gücü adınaaaa! Güüüüüç bende artıııııık!"... Sonrasında Titrek'in Atılgan'a dönüşmesi vs... Her akşam üstü yanılmıyorsam Star'da gösterirlerdi. En büyük tutkumu hiç bir zaman kaçırmazdım. Hatta resim yapmaya başlamamda da büyük katkısı olmuştu. Geçenlerde bulduğum eski telefon defterimizdeki ilk çizimlerimin hemen hepsi He-Man karakteri üzerine. Uzun saç, kaslı vücut, haç görünümündeki logo, kılıç... Şimdinin blu-ray destekli DVD playerlarının atası olan bir Beta videonun bu çizimlerim üzerindeki etkisi hiç şüphesiz büyüktü. Babamın sokağın başındaki kasetçiden aldığı kasetleri hatırlıyorum. He-Man'in çizgi filmleri, Superman'in filmleri, İblisin Eli falan vardı hafızama özellikle kazınan.

Ve bir gün babam eve yine bir kasetle gelmişti. He-Man'in filmi! Benimle yaşıt, 1987 yılında çekilmiş. O zamanlar adını dahi söyleyemediğim Dolph Lundgren He-Man rolünde. Frank Langella ise İskeletor... Bir de yıllar sonra hastası olacağım dizi olan Frineds'in Monica'sı Courteney Cox oynuyordu. O filmi ilk izlediğimde tüylerim diken diken olmuştu. Sonuçta henüz 5-6 yaşlarında bir çocuktum ve -Superman'den sonra- en büyük kahramınımı ilk kez çizgiler dışında görüyordum. O günü takip eden 1 hafta boyunca her gün izlemişim o filmi, bugün anneme sorduğumda söyledi. Aradan geçen yıllar filme olan bağlılığımı öldürmeyip her zaman aradığım ama nasıl bulacağımı bir türlü bilemediğim bir film olmasını sağladı. Sağolsun Atilla temin etmişti bana daha sonra. Yeniden izlediğim zamanki mutluluğu ise ancak bir Master Card reklamı ile tanımlayabilirim sanırım.
İşte o He-Man yeniden taşınıyor beyaz perdeye. 2000lerin başından beri dedikodu olmaktan öteye gidemeyen bir senaryo ve belirsiz bir cast ile beni heyecanlandıran film sonunda çekilecek. Gerçi henüz senaryosu yazılma aşamasında ama en azından bu sefer gerçekten yazılıyor. tahminimce 2014 veya 2015'te vizyonda olacak. Senaryoyu kaleme alan isimler ise önümüzdeki aylarda gösterime girecek olan Predators filminin (ki onun da bende ayrı bir yeri vardır. Bahsettiğim Beta videoda Arnold'ın başrolünü oynadığı ilk Predator filmini izlemiştim ve ona da hayran kalmıştım) senaryosunu yazan Mark Finch ve Alex Litvak. comicbookmovie.com'un haberine göre Finch ve Litvak, karakterlere bire bir sadık kalacaklarını söylemişler. Elbetteki şu anda He-Man rolünü kimin oynayacağı belli değil ancak benim önerim Smallville'de Aquaman rolünde de izlediğimiz Alan Ritchson (altta). Kendisi zaten Dolph Lundgren'in gençliğinin kopyası. Hatta Rocky 5'in remake'i çekilse Ivan Drago rolü için biçilmiş kaftan. Bekleyip göreceğiz. Daha kimler kimler bu rol için aday olacak. Ama şurası kesin ki kim oynarsa oynasın eski kahramanımı beyaz perdede izlemenin heyecanı film netleşmeye başladıkça tavan yapacak.

5 Mart 2010 Cuma

4D mi?!


Henüz bir kaç post önce bahsetmiştim 3D çılgınlığından, Avatar'ın açtığı kapıdan geçen bir dolu filmin geçeceğinden ve hatta Dünya Kupası'nın Premier League'in 3D yayınlanacağından. 3D destekli TV'ler vitrinleri süslerken, HD yayına henüz alışamamış olan bizler şimdi de 4D ile karşı karşıyayız. Nedir bu dördüncü D peki? İlk üçünü biliyorduk; en, boy, derinlik. Sonuncu D'miz ise insanların diğer duyularına hitap edecek şekilde geliştirilmiş. Mesela Lord of the Rings: The Return of the King'de Frodo'nun Gollum'un direktifiyle o pis kokulu tünele girmesini daha iyi hissedebileceğiz. Frodo'nun aldığı o kokuyu birebir bizler de alacağız. Veya Star Wars: Empire Strikes Back'te Luke'un bataklığa saplanan X-Wing'inin sıçrattığı suları üzerimizde hissedeceğiz. Oldukça eğlenceli olacağa benziyor. Bir o kdar da pahalı tabi...
Avatar, yeni teknoloji devi Güney Kore'de 4D olarak gösterime girmiş geçenlerde yeniden. Şimdiye kadar tarihte 4D teknolojisinin kullanıldığı 2. film olarak kayıtlara geçti. İlki Julne Verne'in kemiklerini sızlatan Journey of the Center of the Earth idi. Film, yine Güney Kore'de ve Japonya'da 4D olarak gösterime girmişti. Güney Kore'yi bilmiyorum ama zaten hayatın pahalı olduğu Japonya'da bilet fiyatlarının 8 katına çıkmasını sağlamıştı. Daha önceki post'ta geleceğin de bir gün geleceğini söylemiştim. 4D'yi gözümden kaçırmışım. Gelecek çoktaaaan gelmiş bile. Artık bizleri sinemalarda daha eğlenceli, daha hoş veya pis kokulu ve kesinlikle daha pahalı günler bekliyor olacak. Gerçi düşününce Pandora'yı o şekilde görebil.. pardon hissedebilmek için "parası neyse veririm" derim mutlaka!

8 Şubat 2010 Pazartesi

Çizgi Romanlı Beyaz Perde

Hollywood, Hollywood olalı gerçekten de bu kadar çok "Based on Comic book" filmini bir arada görmemişti. 2013 yılına kadar takvim bir hayli kabarık. Özellikle benim gibi bu türün hastası olanları çok sıkı bir gelecek bekliyor, belirtmeliyim.
Bu adamlar gerçekten de nasıl pazarlama yapılacağını çok iyi biliyorlar. 2002 yılına kadar çizgi roman temalı filmlerde elle tutulur bir başarı yakalayamayan yapımcımların dönüm noktası oldu Spider-Man. Gişe rekorları kıran filmin ardından her yıl minimum 3 tane çizgi roman uyarlaması aktarıldı beyaz perdeye. Spider-Man'in büyük gişe başarısının ardından 2006'da Batman Begins'in ve 2008'de de Iron-Man'in yakaladığı başarılar, yapımcıların bu konuya daha fazla ağırlık vermesini sağladı diyebiliriz. Nitekim bu ağırlık meyvelerini The Dark Knight ile vermişti. Özellikle 2011'de sinema salonlarında çocukluğumuzun ve hala büyüyemeyenlerin Süper Kahramanlarını sıkça göreceğiz. Çekimlerine başlanılan veya proje aşamasında olan çizgi roman uyarlamalarına bir bakalım:

Dead of Night (2010):

Çizgi roman severlerin adını ezberlediği bir kahramanımızın filmi Dead of Night. Meşhur doğaüstü dedektifimiz Dylan Dog'un macerasını anlatacak olan filmde Superman Returns'ten hatırlayacağımız Brandon Routh, Dylan Dog'u canlandıracak. Peter Stormare, Taye Diggs gibi isimler de filmde yer almakta.

Iron Man 2:

7 Mayıs'ta ülkemizde gösterime girecek olan filmin bekleyeni çok. İlk filmde Iron Man olduğunu basına açıklayan Tony Starks'ın bu filmdeki düşmanı Whiplash olacak. İlk filme oranla kadroyu biraz daha genişletmiş Paramount Pictures. Mickey Rourke, Samuel L. Jackson ve Scarlett Johansson'la genişleyen kadroda ilk filmde Col. Rhodes'u canlandıran Terrence Howard'ın yerine Don Cheadle rol alacak.

The Witchblade (2010):

2001 yılında dizisi de yayınlanan meşhur kadın dedektifimizi Yancy Butler canlandırmıştı TV'de. Gösterim tarihi olarak 2010 denilen ancak halen cast'ı belli olmayan yapım, dedektif Sara Pezzini'nin Witchblade adı verilen, gizli güçlere sahip bilekliğinden aldığı güç ile kötülüğe karşı savaşını anlatıyor. En azından çizgi romanda böyle:) Sara Pezzini rolü için ismi geçen en ciddi aday Jill Wagner. Diğer isimler ise Jennifer Garner ve Kate Beckinsale.

Red Sonja (2010):

1985 yılında ilk kez çekilmiş olan filmde döneminin aranan ismi Brigitte Nielsen, Red Sonja'yı canlandırmış yan rolde de Conan'ın başka bir versiyonunu oynayan Arnold O'na bir hayli yardımcı olmuştu. Dişi Conan'ımızı bu defa Planet Terror'de tek bacağıyla izlediğimiz Rose McGowen canlandıracak. Filmin Yapımında Robert Rodriguez'de görev alıyor.

X-Men: First Class (2010):

"X-Men Origins: Wolverine"de gelecek vaadeeden mutantları kurtaran Profesör Xavier, okulunu kurup onları eğitmeye bu filmde başlayacak. Orjinal kitapta Cyclops'un, Beast'in, Marvel Girl'ün, Angel'ın, Ice-Man'in ana karakterler olduğunu belirtlelim. Filmde ise kimlerin olacağı ve kimlerin rol alacağı henüz netleşmemiş durumda.

30 Days of Night: Dark Days (2010):

İlk filmde Eben'ı kollarında yitiren Stella'nın (ki yeni filmde karakteri Melissa George yerine Kiele Sanchez canlandırıyor) Los Angeles'a gidişinin ardından yine vampirlerimizle yüzleşmesini izleyeceğiz. İlk film kadar karanlık olmasını umut ediyorum...

Thor (2011):

Açıklanan gösterim tarihi 17 Haziran 2011 olan bu Marvel filminde, İskandinav mitlojosinde yer alan "Thor" karakterimiz için adı geçenler arasında Lost'tan da tanıdığımız Josh Holloway nam-ı diğer Sawyer ve Brad Pitt'de yer alıyordu. Ancak yapımcılar pek de isim yapmamış olan Chris Hemsworth'u seçtiler. Bununla beraber yan rollere de Natalie Portman, Samuel L. Jackson ve usta oyuncu Anthony Hopkins gibi ağır topları koyarak dengeyi sağlamış görünüyorlar.

Green Lantern (2011):

DC Comics'in gişede oldukça büyük beklenti içinde olduğu Green Lantern'ı beyaz perdede son zamanlarda süper kahraman rollerinde sık sık rastladığımız Ryan Reynolds canlandıracak. Ülkemizde 2011 yılının 17 Temmuz'unda gösterime girmesi planlanan filmin yönetmen ise Zorro filmlerinin ve Casino Royale'in yönetmeni olan Martin Campbell.


The First Avenger: Captain America (2011):

İlki 1944'te 2.si de 1990'da seyirciyle buluşan Captain America filmlerinden en ilgi çekici olucağı şüphesiz. Yönetmen koltuğunda Wolfman, Jurassic Park 3, Jumanji gibi filmleri yönetmiş ve Star Wars'un eski üçlemesinde görüntü ekibinde yer almış bir isim olan Joe Johnston oturuyor. Captain America olarak düşünülen isimler ise Jensen Ackles ve G.I. Joe'da başarılı bir performans sergilemiş olan Channing Tatum.

The Adventures of Tintin: The Secret of the Unicorn (2011):

Özellikle cast ve crew ekibiyle çok konuşulacak olan filmin gösterim tarihi olarak 23 Aralık 2011 seçilmiş durumda. Yönetmenliğini Steven Spielberg'ün yapacağı filmde Daniel Craig, Simon Pegg, Jaime Bell ve Andy Serkis gibi aranılan isimleri izleyeceğiz.

The Flash (2011):

Uzun zamandır ha çekildi ha çekilecek denen filmin post-production aşamasında olduğu Warner Bros. yetkililerince duyuruldu. Ancak filmin ekibiyle ilgili hiçbir bilgi bulunmamakta. Flash karakteri için düşünülen yegane isim Ryan Reynolds'tu ancak Green Lantern projesinde oynayacak olması bu ihtimali şimdilik olanaksız kılıyor.

Wonder Woman (2011):

Çizgi Roman uyarlamaları arasında başrol için en çok tartışma yaşanan ve kimin oynayacağı halen kestirlemeyen, buna rağmen fazlasıyla taliplisi olan Wonder Woman ilk açıklamalara göre 2009 yazında gösterime girecekti. Başrol için de Megan Fox düşünülüyordu ancak Megan Fox'un Transformers'ta oynayacak olması ve Wonder Woman rolünü kendine yakıştırmaması ile bu plan suya düştü ve film 2011'e ertlendi. Başrol için Jennifer Love Hewitt, Jessica Biel ve hatta Beyonce'nin bile adı geçiyor.

Sin City 2 (2011) ve Sin City 3 (2012):

Sin City'nin çizgi romanın ardından beyaz perdede de büyük bir hayran kitlesinin oluşması Frank Miller'ı 2. ve 3. filmlere yöneltti. Miller, bir üçleme şeklinde olmasını ve her yıl bir filmi gösterime koymayı amaçlıyordu ancak stüdyo ile çıkan anlaşmazlıklardan ötürü ilk film ile devamının arası açıldı. 2. filmde kemik kadroyu (Roasrio Dawson, Michael Clarke Duncan, Clive Owen, Mickey Rourke, Michael Madsen, Jessica Alba ve dahası...) korumakla kalmayıp yanlarına bir de Johnny Depp'i ekliyorlar. 3. film için ise herşey 2. filmin senaryosuna bağlı.

Nick Fury (2012):

Samuel L. Jackson'ı Nick Fury rolünde ilk kez Iron Man'in "credits"inin ardından izlenebilen kısa bir sahnede görmüştük. Tony Stark'a bir iş teklifinde bulunmuştu. Bu yıl içinde gösterime girecek Iron Man 2'de ise daha geniş bir role sahip Nick Fury. Hatta belki de çekilecek olan Thor ve Captain America filmlerinde de izleyebiliriz. 2012 'de ise kendi filmiyle seyirciyle buluşucak. Marvel'ın bir seri haline getirdiği bu filmlerin sondan bir önceki filmi niteliği taşıyor. Son film ise aşağıda...

The Avengers (2012):

Bahsettiğimiz Marvel serisi Spider-Man ile başlamıştı ancak Spider-Man'in The Avengers'ta şimdilik yer almayacağı söyleniyor. Bu yüzden seriyi Hulk filmiyle başlatabiliriz. Hulk, Iron Man, Thor, Captain America, Nick Fury filmlerinin ardından gelecek The Avengers ile muhteşem son yapmayı planlıyor Marvel Comics. Şimdiden Robert Downey Jr., Samuel L. Jackson, Chris Hemsworth, Tom Hiddelston, Don Cheadle, Scarlet Johansson kontrata imzayı atmış durumda. Tek eksik olarak Hulk rolüyle beğeni toplamış olan Edward Norton bulunuyor. 4 Mayıs 2012 yılında ülkemizde gösterime girmesi beklenen film Marvel Comics'in gişede büyük işler yapmasını beklediği bir proje niteliğinde.

Spider-Man 4 (2012):

Geçtiğimiz günlerde ilk 3 filmi yöneten Sam Raimi'nin ve başrol oyuncusu Tobey Maguire'in yeni filmde görev almayacağı duyurulmuştu. Ancak Sony'nin Marvel Comics ile 5 filmlik bir anlaşması bulunmakta ve gişe canavarı olan bir filmi ellerinden kaçırmak istemeyeceklerdir. Zaten yapılan açıklamaya göre 4. filmin 3D olarak 2012 yazında gösterime gireceği doğrulandı. Bunun yanı sıra Sam Raimi'nin boşluğunu "klip yönetmeni" Marc Webb ile doldurdular bile. Önümüzdeki günlerde ise Spider-Man'i kimin canlandıracağını öğrenmemiz muhtemel.

Yeni Superman ve Yeni Batman filmleri:

Superman'in telif hakları konusunda yaşanan anlaşmazlık, Bryan Singer'ın çekeceği ve Brandon Routh'un yeniden kırmızı pelerini giyeceği filmi şimdilik suya düşürmüş durumda. 2008'de "Superman:Man of Steel" adıyla yeni filmin 2011 yılında gösterime gireceği açıklanmıştı ancak önce Singer'ın projeden ayrılması sonrasında Wachowski Kardeşlerin adı geçmiş ve filmin adının "Superman Unleashed" olarak değişeceği konuşulmuştu. Ancak Wachowski kardeşler yaptıkları açıklamada böyle bir anlaşmanın olmadığını dile getirdiler. Warner Bros. ve DC Comics gelmiş geçmiş en çok sevilen Süper Kahramanın yeni filminin belirginleşmesi için telif hakları konusunda yaşanan sıkıntıtnın giderilmesini bekliyorlar.
Batman konusunda ise belirli olan tek şey Christopher Nolan'ın bir üçleme çekmek istemesi. The Dark Knight'ın gelmiş geçmiş en iyi filmler sıralamalarına girmesi, gişede yakaladığı büyük başarı ve Oscar ödüllü bir film olması yeni çekilecek filmin beklentilerini yüksek tutuyor. Bu nedenle de Warner Bros., filmin çekileceği tarihi, oyuncuları ve karakterleri sır gibi saklı tutuyor da olabilir. Yeni macerada yer alacak kötüler arasında ismi en sık geçenler ise Penguin ve the Riddler.

Bu filmler haricinde onlarca film yer alıyor önümüzdeki yıllarda gösterime girecek Çizgi Roman uyarlamaları arasında. Bunlardan bazıları Spawn 2, Aquaman, Judge Dreed, Teenage Mutant Ninja Turtles, Venom, Constantine 2, Silver Surfer, Ant-Man, Shazaam, Lobo, Deadpool, Wolverine 2, Ghost Rider 2, Teen Titans.

daha ayrıntılı bilgi için: iMDB

23 Ocak 2010 Cumartesi

"3 Boyutlu Gelecek" Geldi Bile!


Yıllardır 3D filmler yapılıyor izleyiciyi sinemalara çekebilmek için. Hatta yıllar önce, şu kırmızı ve yeşil el işi kağıdıyla yapılan gözlükler sayesinde Elm Sokağında Kabus'un 6. filmini TV'de izlediğimi hatırlıyorum. Sadece son sahnede Freddy'nin öldüğü sahnede işe yarıyordu ama olsun, o zamanlar tüylerimi diken diken etmeye yetmişti. Şimdi geldiğimiz noktaya bakalım. Birkaç ay sonra uzun zamandır konuşulan 3D destekli TV'ler salonlarımızı süslüyor olacaklar. Peki 3D yayınların denemeleri oldu mu veya olacak mı? Bu yaz Güney Afrika'da düzenlenecek Dünya Kupası'nı "ESPN 3D" 3 boyutlu olarak yayınlayacak yukaradaki resimdeki kameralar ile. Herkesin 3D destekli TV'leri olamayacağı için öncelikli olarak toplu gösterimler için dev ekranlar kurulacak dünyanın büyük şehirlerine. Londra, Berlin, Mexico City, Paris, Rio, Roma ve Sydney bu şanslı şehirler. 3D TV'ler için de Sony'nin öncülüğü söz konusu. İyi de reklam yapacaklar bu sayede. Zaten Dünya Kupası'ndan sonra 3D TV satışlarına başlayacaklarını duyurmuşlardı.
Geçenlerde çıkan habere göre de Premier League'in yayıncısı Skysport 3D yayına geçeceğini duyurdu. Skysport'un yöneticisi Darren Long bir açıklama yaparak 2010 yılı bitmeden uzun denemelerinin ürünü olan 3D yayına geçeceklerini duyurdu. Artık Rooney'nin, Lampard'ın, Gerrard'ın şutlarını üzerimize gelirmişçesine yaşıyor olacağız. Bu arada belirtmeden geçmeyelim ülkemizde DÜnya Kupası'nın resmi yaynıcısı olan TRT, yıllar önce geçeceğini duyurduğu HD yayına bile geçmedi. Dikkatinizi çekerim 3D değil, HD! Tonlarca para sayarak aldığımız HD TV'ler, ses sistemleri çok da farkını gösteremeyecek yani bu yaz TRT ekranlarında. Eloğlu aya çıkıyor biz hala çatıya çıkıp anten düzeltelim yani! Eee ne de olsa "gavur yapıyor yahu!"

Peki bu 3D çılgınlığı nasıl böyle bir patlama yaptı? Herşey Avatar'ın gişede kazandığı büyük başarıya bağlanmakta. Söylemem gerekir ki bu film sadece 3D izlenmeli. Aksi takdirde hiçbir etkisi olmayacaktır üzerinizde. Avatar, tüm TV teknolojisini değiştirdiği kadar sinemaları da dolaylı olarak renklendirecek. 2010 yılı içerisinde 11 tane film 3D gösterilecek. Bunların arasında Saw 7, Tim Burton'ın Alice'i ve korku klasiği Friday the 13th'in yeni filmi yer alacak. Umalım da Final Destination ve My Bloody Valentine fiyaskoları gibi yalnızca 3D özelliğini ön plana çıkarmak için çekilmezler. Unutmadan da söylemek lazım, kendinize bir an önce bir 3D gözlük edinin. Yakın gelecekte öyle bir dünyada yaşıyor olacağız ki izlediğimiz her görüntüyü sanki içindeymişiz gibi yaşayacağız adeta. Belki de o zaman geldiğinde dönüp yazdığım bu yazıy okuyup ne kadar komik olduğunu düşüneceğiz. Gelecek de bir gün gelecek!



Not: Bu resimleri yalnızca bahsettiğim, eski model hani şu el işi kağıtlarından yapılma gözlüklerle 3D görebilirsiniz.

22 Aralık 2009 Salı

Halloween 2


Bu adam korku filmi yapmıyor! Yapamıyor değil. Beceremediğini kastetmiyorum yani. Bu adamın yaptığı çok başka bir şey. Önce House of 1000 Corpses'ta izledik Rob Zombie'nin yeteneklerini. Daha sonra The Devil's Rejects'le devam etti -ki benim, sinema dünyasında adını ilk duyuşum olmuştu.2005'te Halloween'in yeniden çekileceğini duyduğumda hayal kırıklığına uğradığımı itiraf etmem gerekir: "bir efsaneyi daha mı berbat edeceksiniz be arkadaş!"... Hatta yönetmenin Uwe Boll olacağını falan düşünmüştüm. E ne de olsa bir filmi batırmak için en doğru isim korku ustası(!) Boll'dur. Gün geçtikçe ekibin belli olmasıyla umudumun da arttığını söylemeleiyim. Rob Zombie The Devil's Rejects'ten sonra yeniden yönetmen koltuğuna geçecekti çünkü. Bunu duyduğumda ilk 2 filmini tekrar izlemiştim arka arkaya, gerçekten ne anlatmak derdinde olduğunu anlayabilmek için.

Dün gece de Halloween 2'yi seyrettim. Artık tamamiyle söyleyebilirim bunu: Rob Zombie tam bir "dram" yönetmeni! Çektiği 2 Halloween filminde, daha öncesinde çekilen ve Mihcael Myers'ı efsane mertebesine ulaştıran 8 filmden farklı olarak Myers'ın bakışından izliyoruz olanları. Bu adamın niye saf katil olduğunu, niye öldürme ihtiyacında olduğunu, yaşadıklarına gösterdiği veya göstereceği reaksiyonları anlayabiliyoruz. Daha önce bu tip bir "slasher" filmi/filmleri izlemedik. Bunu bu şekilde bize yansıtabilen insan da Rob Zombie'den başkası olamazdı zaten.

Gelelim Halloween 2'nin inceliklerine, özelliklerine. Rob Zombie'nin daha önceki 3 filmini izleyenler çıplaklık ve cinsellik temasını ne kadar sık kullandığını farketmişlerdir. Filmimizde bu temalar şaşılacak kadar minimum seviyede tutulmuş. Rob Zombie'nin gittiği bir diğer değişiklik ise, daha önce çektiği 3 filmin kemik kadrosunu oluşturan birkaç ismi bu filmde kullanmayışı. Ama gözlerim Sid Haig'i aramadı değil hani. Stiptiz barının Frankenstein kılığındaki sahibi çok yakışabilirdi. maalesef programının yoğunluğundan ötürü kabul edememiş teklifi. Ama yönetmenimizin eşi Sheri Moon Zombie her zamanki gibi yine kilit rol oynuyor. Ve yine her Rob Zombie filminde olduğu gibi metal müzik ve simgeleri ön planda. Ne demişler? Can çıkar huy çıkmaz! Filmin süprizi ise Al "Weird" Yankovich'in küçük de olsa bir rolü olması. Filmi, yaptığı kötü espirilerle yumuşatıyor. Rob Zombie, bunlarla beraber Halloween filmlerinin klişelerinin biraz dışına çıkmış görünüyor. Bilen bilir, Michael Myers'ın en büyük özelliği hiç konuşmaması. Final sahnesinde 1 kelime de olsa konuşuyor katilimiz. Ayrıca yüzünü hiç görmeyiz ilk 8 filmde. Ancak Rob Zombie' bu klişenin de dışına çıkarak bizlere ailemizin katilinin yüzünü sık sık gösteriyor. Bu durum zaten Myers'ın saf katil olarak değil aynı zamanda etten kemikten (ne kadar doğru bilinmez) bir insan olduğunu anlamamızı amaçlayan bir çeşit "gizli reklam".

Son olarak, Halloween serisinin 3. bir filmle devam edeceğini ancak yönetmen koltuğunda Rob Zombie yerine Patrick Lussier'i (My Bloody Valentine, Dracula 2000'in yönetmeni ve 98 yapımı Halloween H20'nin editörü) görecek olmamızı söyleyelim. Michael Myers'tan ve Halloween'den yeniden soğumaya başladım işte şimdi...

21 Aralık 2009 Pazartesi

Saw VI


Önyargılarımı bir kenara bırakmayı öğrenmem gerektiğini bir kez daha anladım. "6. mı? yok daha neler!? Suyu çıktı artık." demiştik dragamanımla beraber, film gösterime girdiği zaman. Ancak Avatar'ın 3D olarak gösterilmediği salonlarda Saw 6'yı seçmek oldukça akıllıca bir davranış. (Avatar'ı mutlaka 3D izleyin!) Nitekim korktuğumuz başımıza gelmedi ve hayli de hoşumuza gitti film. Şu ana kadar çekilmiş en kanlı Saw filmi olduğunu söyleyebilirim.( Gerçi 6 tane film oldu. Şu anda hepsini net olarak hatırlayamıyorum) Açılış sahnesi mide bulandırıcı olduğu kadar, benim gibi bu tip sahnelerden hoşlananlar için son derece etkileyici. İzleyenler bilirler, bu yöntemi zayıflama yöntemi olarak deneyebilirim :)
1. film herkes için mutlaka en iyisidir. Bana göre de elbette. Ama bu son film, 1.nin tahtını sallayamasa da onun hemen ardından gelmeyi başarmış gibi gözüküyor. "Hadi ordan sende!" diyebilir benim gibi önyargıyla yaklaşanlar. Gişe hasılatlarını boşverin arkadaşlar. Gidin izleyin, kararınızı kendiniz verin.
Küçük bir haber de vermekte fayda var. Saw serisinin küçük çapta bir pembe dizi niteliğinde olacağını ve 9 bölümden oluşacağını duydum. Yani izlenecek daha 3 film var. Saw yapımcıları da bu uzun soluklu seriye olan ilginin düştüğünü göz önüne alarak, 7. filmi 3D çekmeyi planlıyorlarmış. Bu holivud yapımcıları işlerini biliyorlar yahu! Yine buldular izleyiciyi sinemaya çekmenin bir yolunu. Bu kadar ilgiyle izlediğim bir serinin, Final Destination'daki gibi bir 3D faciasına dönüşmemesini umuyorum.

13 Aralık 2009 Pazar

Başlangıç...


Yıl 1991. Doğum günü hediyem olarak ilk kez sinemaya gidiyorum annemle. Adını hatırlayamadığım ama Harbiye'de olduğundan emin olduğum bir sinema salonu. Film benim için daha sonra bir efsaneye dönüşecek Ninja Kaplumbağalar... Çok yabancı geliyor ortam. İlk defa insanların karanlık kocaman bir salonda oturup dev gibi bir ekrana baktıklarını, film izlediklerini görüyorum. Sımsıkı sarılmışım annemin koluna; korkuyorum karanlıktan çünkü. Film başlyor... Ekranda kahramanlarım. Çok gürültülü ama salon, kulaklarımı tıkıyorum. Annem gülüyor bana "Korkmana gerek yok, bak kaplumbağalar çıktı" diyor. Kaplumbağa dediği de Leonardo! Hep sevmişimdir Leonardo'yu. Da Vinci yüzünden değil elbette! Kılıçlarıyla, mavi bandıyla çok hoşuma gitmiştir her zaman, hem liderleri de O'dur. Neyse... Halen hafızamda yer alan ve halen ağladığım filmlerde aklıma gelen sahne: Kötü kalpli Şıreydır, Siplintır ustanın kulağını keser!!! Bir anda ağlamaya başlarım. Ama içten, derinden, sessiz sessiz ve çok hüzünlü. Annem elbetteki hala dalga geçer bu olayla. Filmden sonraki mutluluğumu ise ancak Master Card reklamlarıyla anlatabilirim sanırım. Heyecanlı, şaşkın, karanlık, korkutucu, biraz ıslak ve en çok da mutlu bir başlangıç yapmıştım sinemaya. Tam bir "mozaik" yani anlayacağınız =) 18 yıldır da vazgeçmedim bu duygulardan, en büyük zevkim haline getirdim zamanla.

Yıl 1994. Yugoslavya'da savaş devam ederken, Mandela Güney Afrika'da ses getirmeye başlamışken, Berlusconi İtalya'yı "ele geçirirken" ABD'de Dünya Kupası başlıyordu. Bu saydıklarım (Dünya Kupası dahil) umrumda bile değildi o zamanlar. Kim derdi ki gün gelecek bunlar senin hayatının bir parçası olacak diye. Tek çocuk olmamdan ötürü Kuzenlerimi her zaman abi bellemiştim ve onları rol model almıştım kendime. Ama dedikleri bazı şeylerden hiçbir anlam çıkaramıyordum. Arda ve Tunca "Hollanda mı Almanya mı diye tartışırken Emre abi beni Fenerbahçeli yapmanın yolunun atericiden geçtiğini anlamıştı. Küçük bir tehditle Fenerbahçeli oluvermiştim. Bu konuda o günden öncesi karanlık benim için. Bu 3lü kendi aralarında bu futbol kavgalarını hep yapıyorlardı. O kavgalar esnasında ise ben boş gözlerle onları izliyordum. Koeman, Gullit, Klinsmann, Mathaeus, Romario, Dunga, Rijkaard, Van Basten, Savicevic, Weah... Şimdilerde efsane olarak nitelenendirdiğimiz bu isimler bana hiçbir şey ifade etmiyordu o zamanlarda. 3 abim de tv'nin karşısına geçip bu isimlerden bahsediyorlar ve tartışıyorlardı. Tartıştıkları şey ise çimende koşuşturan adamlardı. Bir gün karar verdim, bu tartışmalara bu kadar uzak olmamak için Futbol izlemeliydim! Bu kararı tam zamanında vermiş olmalıyım. Dünya kupası yeni başlamıştı. Babam, Amcam ve 3 rol modelim de oturup pür dikkat izliyorlardı. Önceleri çok sıkıcı gelse de zamanla alıştım. Final maçında ise tam bir Futbol hayranı olmuştum! Desteklediğim(!) Brezilya finalde İtalya ile oynuyordu. Ama İtalya'da da Roberto Baggio oynuyordu, adamım! O penaltıyı kaçırmasını gerçekten unutamıyorum. Hem üzülüp hem de sevinmiştim. Ama futbol fanatakliğim belki de o maçla hatta o penaltıyla başlamıştı bir kere. 15 yıldır da vazgeçmedim belki de geçemedim.

Yıl yine 1994. İlkbaharın son günleri, okulların kapanmasına az kalmıştı Basketbolla tanıştığımda. Bahsettiğim rol modellerim bana sadece Futbolu değil Basketbolu da anlatmışlardı. Futbolcuların yanına Basketbolcular da eklenmişti zaten çoktan. Hakeem'ler, Shaq'lar, Drexler'lar, Malone'lar, Stockton'lar, Pippen'lar, Rodman'lar elbetteki Jordan'lar gırla gidiyordu ve yine onları da tanımıyordum!!! Hatta bu adamların resimlerini posterlerini duvarlarına yapıştırıyorlardı. Çok hoşuma gidiyordu odaları. Ben de yapıştırdım sonra, benim de odam güzel olsun istiyordum. Böyle böyle tanıdım hepsini. NBA'i öğrendim, Chicago'yu ve ezeli düşmanı Utah'ı belledim, 23'ün değerini farkettim ve 33'ün desteğini... Unutmadım hiçbirini hala aklımın bir köşesindeler. Sonra oynamaya merak saldım. Geleceğin Yıldızları Basketbol Okullarına yazıldım. Basketbol aşkım giderek arttı bu sayede. Futbolun yanına Basketbol taraftarlığımı da ekledim. O zamanlardan beri bu ikisi bana birer hobiden çok bağımlılık haline geldi.

Peki ben bunları niye yazdım bu kadar? Niye geçmişimden bahsettim? Niye bunlara nasıl bağımlı olduğumu anlattım? Yıl 2009. Bu bağımlılıklarımı bir şekilde herkesle paylaşmak için bu blog'u hazırlıyorum. Uzun zamandır aklımdaydı ama bir türlü vakit yaratamamıştım kendime. Yıllar sonra dönüp baktığımda bu sanal dünyada da yazılı birşeylerim olsun istedim. Bu yazının da iyi bir başlangıç olduğuna kanaat getirdim. Eee ne de olsa herşeyin bir başlangıcı vardır değil mi...

Not: Sadece sinema, futbol, basketbol olmayacak elbette. Artık "olum şu hikayeyi bi daha anlatsana yau" diyen arkadaşlarıma, istedikleri hikayelere hemen ulaşabilcekleri bir kaynak sağlıyorum. Ve sizlerden ricam şudur ki lütfen blog'umuzun eksiklerini, fazlalarını, olması gerekenleri, gerekmeyenleri bana iletin.