20 Ocak 2011 Perşembe

Ne Demişler? #10


"Kafamızda yapmak istediğimiz bir takım projeler var. Bunların en azından % 80'ini gerçekleştirdiğim takdirde bu dönemin sonunda başkanlık görevini bırakmayı düşünüyorum" -Aziz YILDIRIM

Tarihe karışmış olan "Süper Futbol" dergisinin Ağustos 1998 tarihli 7. sayısında Fenerbahçe'nin çiçeği burnunda "genç" başkanı Aziz Yıldırım ile yapılan röportajda Yıldırım'ın, "Fenerbahçe'de sadece bir dönem başkanlık yapacağınızı söylemiştiniz. Bu hala geçerli mi?" sorusuna verdiği yanıt.

27 Aralık 2010 Pazartesi

Artık Çocuk Dövüyoruz

(Yan okuma: Holiganizm iyi mi kötü mü?)

Öncelikle şuna bir açıklama getirmek lazım sanırım. Bu tip olaylar yaşandıktan sonra televizyonlarda, gazetelerde, internet sitelerinde, forumlarda, bloglarda gördüklerimiz ve okuduklarımız hep aynı cümleleri içeriyor: "Bu adamlara taraftar denemez, bunlar canavar" gibi... Maalesef ki bunlar taraftar. Evet, "Maalesef"!!! Taraftar olmak nedir? Bir takıma gönül vermek, onu desteklemek, onunla yatıp onunla kalkmak mı? Bu adamların gerçek taraftarlardan tek fazlası şiddet yanlısı ve nefret sahibi olmaları. Bu özellikleri de onları taraftarlıktan çıkartmıyor ne yazık ki. Nefret sahibi olmayan, futbolu sevdiğimiz için izleyen, takımlarımızı seven, rakiplerimize de saygı duyan bizler ise gerçek taraftar niteliğindeyiz artık. İlla ki ayrımcılık yapılacaksa, kimseye (ne kadar hak etseler dahi) hakaret etmeden, insanlıklarını ellerinden almadan ve kişilik haklarına saygı duyarak yapılmalı bu ayrımcılık. Kimseyi "şerefsizler", "canavarlar" ve özellikle de anlamını, felsefesini bilmeden "holiganlar" diye aşağılamamak gerekiyor.
Üstte paylaştığım yazıyı yazalı çok olmadı, bir buçuk ay falan. Peki bu bir buçuk ay içerisinde nelerle karşılaştık? Florya tesislerini basan, takımından memnun olmayan Galatasaraylı taraftarlar, hemen her maç kendi arasında kavga eden Fenerbahçe taraftarları, Beşiktaş - Bursaspor maçı öncesi iki takım taraftarlarının meydan muharebesi ve dünkü olay; U17 liginde Galatasaray ve Fenerbahçe'yi karşı karşıya getiren maçta yaşananlar. Bir buçuk ay için yeterli malzeme mi bunlar biz gerçek taraftarlar için? Futboldan, taraftarlıktan tiksinmemizi sağlayacak nefret suçları değil mi bunlar?
Bir kaç forum gezdim bu olayın ardından, acaba sevgili Fenerbahçeli ve Galatasaraylı taraftarlarımız neler demişler diye. Hiçbir yazılan şaşırtmadı beni öncelikle bunu söylemek isterim. Fenerbahçeliler elbetteki kızgınlar. Çocuklarımıza saldırılmış diyorlar. Ufacık çocuklardan ne istiyorsunuz diyorlar. Asmışlar, kesmişler, tehditler savurmuşlar. Galatasaraylılar da kınamışlar. O olayları çıkaranları kendilerince asmışlar, "Canavar bunlar", "Bunlar Galatasaray taraftarı olamaz" diyerek. Ancak her zamanki gibi kabahati yüzde yüz üstlenmek yok suçlunun kitabında. Her zaman bir tahrik unsuru atıyor ülkemizin sevgili taraftarları. Her zaman için kendilerince son derece geçerli bir "ama"ları var. "Ama önce Fenerbahçeli kaleci başlattı", "Ama Fenerbahçe'nin altyapı sorumlusu da olayları alevlendirdi" gibilerinden. Aynen paylaşıyorum iki tarafın yorumlarını da:
"Şerefsizler !"
"Yazık ! Hangi akıl sahibi insan bu kadar saçma bir düşünceyle bir çocuğa böyle bir davranışta bulunabilir. Sürünsün hepsi..."
"Böyle birşey olamaz yahu olamaz bu yapılan şerefsizliğin dik alasıdır. Köpekler".
"Maçın ilk yarısı 1-1 bittikten sonra Galatasaray tribünü takıma moral vermek için tribüne çağırmış. Takım gelirken Fenerbahçe'nin kalecisi Galatasaray'ın kaptanına omuz atmış. Daha sonra oyuncuların arasında sürtüşmeler kavgaya dönüşmüş. Ardından da Fenerbahçe takımının sorumlusu Galatasaray oyuncularına saldırmış, tribündeki taraftarlar da sahaya inmiş."
"Bunları yapanların üzerine kızgın demiri bastıracan aslında ancak akıllanırlar."
"İdam da edelim isterseniz.
Yapılanlar kötüdür, tasvip edilemez, cezası neyse uygulanmalıdır, o kadar."
"Öncelikle şunu belirteyim yapılanları kesinlikle tasvip etmiyorum. Seyircilerin sahaya inip futbolcu dövmesi kadar çirkin birşey olamaz, kesinlikle büyük cezalar gelmeli.
Ancak, Floryadaki maçta, ortamın gerginliğinin maksimum olduğunu bile bile kalkıp da Galatasaray kaptanına omuz atmak da neyin nesi? Tamam, dayak yiyip burnunun kırılması çok rezilce bir hareket, ama bu oyuncunun yaptığı da gayet rezilce. Altyapılarda futbolculara nasıl ahlaklı olunacağı filan da öğretiliyor bildiğim kadarıyla, bu oyuncu neden işin bu ahlaki boyutundan nasibini almamış?
Ayrıca, ortamı sakinleştirmek için uğraşması gereken bir insan, bir altyapı sorumlusu, nasıl olur da kavgaya karışır? Hakaretler yağdırdığımız tribün serserilerinden ne farkı var bu altyapı sorumlusunun?"
"Altyapı sorumlusu bizim oyunculara saldırıyor, bunu hiç dile getirmemişsiniz?"
"Suçlu tabii ki Galatasaray adına o tribünde bulunan, ama bir daha asla bulunmalarını istemediğimiz çıldırmış insanlardır. Ancak, Fenerbahçe kalecisinin yaptığı ahlaksızlık da kınanmalı, soruşturulmalı."
"Tamam, sahaya girmek gerekmiyor, oyuncuları dövmek gerekmiyor ama aynı zamanda bu olayların başlangıç sebebi olan kalecinin, taraftarına giden Galatasaray takımının kaptanına omuz atmasını veya altyapı sorumlusunun futbolcularımıza saldırmasını dile getirmiyorsunuz.
Böyle birşey olamaz yani. Hem kendi futbolcunuz durduk yere taraftarına giden oyuncuya omuz atıyor, altyapı sorumlusu oyuncularımıza saldırıyor, sonra bu olaylar yaşanınca da bütün suçu Galatasaray kulübüne mal ediyorsunuz. Buna hem suçlu hem güçlü olmak denir. Çuvaldızı biraz da kendinize batırın."
"Yapılanların savunulacak hiçbir tarafı yok,bu futbol magandaları bir an önce yakalanıp bütün çok uzun bir şekilde bütün spor müsabakalarına girememe cezalarını almalılar."
"Bir kere maç 1-1 gidiyormuş, hiçbir taraftarda tutup 17 yaş altı maçında bu kadar hırslanıp sahaya girip futbolcu dövmez; illaki birşey olmuştur omuz olayı yada başka birşey bir kere bu yönden bakalım olaya tutup bütün suçu Galasataray taraftarına atmayın.
Yapılanlar çok çirkin şeyler kabul ediyorum, inşallah cezalarınıda çekerler hemde en ağır biçimde ama dediğim gibi tüm suç bizde değil.Orda birşey olmuş belli..."
"maç 1-1 gidiyor 17 yaş altı maçı maçta durup dururken taraftar sahaya mı inecek?Bana hiç mantıklı gelmiyor.Eğer siz bizim hiç suçumuz yok diyorsanız haksızsınız bence."
"Aldıkları nefes haram şerefsizlerin! İnsan müsvetteleri..."
Bunların yanı sıra bu olayın rövanşının da olacağını dile getiren taraftarlar mevcut. Önümüzdeki çarşamba, Fenerbahçe Ülker ile Galatasaray Cafe Crown basketbol maçında kanın gövdeyi götüreceğini belirtmiş bazı taraftarlar. Bazıları da yanına gülme efekti falan koyarak paylaşmış bunları bu durumdan eğlence çıkarırmışcasına. Hatta Galatasaraylıları savaşa davet eden cümleler de geçiyor "hazırlıklı" gelin!" gibilerinden:

"Desene Çarşamba Günü Geleneksel Meydan Muhaberesi Var=)"

"Meydan değil salon muharebesi:D:D"

"çarşamba gene olay var"

"Desenize Çarşamba MACERA KALDIĞI YERDEN DEVAM EDİYOR.. "

Bunlar da çıkan olayların görüntüleri:




Özellikle Beşiktaş ile Bursaspor taraftarları arasındaki çıkan olayların ardından pek çok bilirkişi(!) televizyonlarda ahkam kesti sabahlara kadar. "Sporda şiddet yasası çıkarılmalı", "polisler görevlerini savsaklıyorlar", "başkanlar yeterince müdahaleci değiller" gibi cümleler sarf edildi. Bazıları gündeme oturma çabasında o ayrı ama bazılarının da haklı oldukları noktalar var. Ancak benim görüşüm şu ki bu önlemleri biraz daha kökünden ele almak gerekiyor. Yazılaı kanına dokunmuş diye bir Ermeni gazeteciyi vuran, Madımak Otelini ateşe veren, Çingenelerin yaşam alanlarına kasteden, 6-7 Eylül olaylarını çıkaran, rahip ve misyoner öldüren, Kürtçe şarkıya çatal fırlatan, eşcinselliğin biyolojik bir bozukluk olduğuna inanan ve bunla ilgili basına açıklama yapan, siyasi görüşüne ters olduğu için öğrencileri döven, protesto hakkını kullanıp yumurta atan öğrenci hakkında yasal işlem başlatan, İşçi Bayramı'nı kutlayan vatandaşlara ateş açan, ABD'yi protesto eden gençleri bölücü diye dövmekten beter eden, her Kürt'ü terörist sanan zihniyet ile tribünde kavga eden ya da birbirine meşale fırlatan taraftarlar arasında düşünce yapısı olarak hiçbir fark göremiyorum. Ülkede böylesine vahim olaylar yaşanırken sporda şiddet yasası ile taraftarlar arasındaki kavgaların önüne geçilebileceğini tahayyül edemiyorum. Bu durumun çözümü sporda şiddet yasasından çok, nefret suçlarına karşı yasalar çıkarmak. Kendimize demokratik diyoruz ya hani, anayasamızda tüm vatandaşların yasalar önünde eşit olduğunu vurgulayan ve ayrımcılığı yasaklayan maddeler olsa dahi bunlar teoriden öteye gidemiyor ve nefret suçları ile ilgili tek bir madde bile yer almıyor maalesef. O yüzden özel olarak eğitilmiş spor polisleriyle ya da sert yaptırımlar içeren sporda şiddeti önleyecek yeni yasalar ve düzenlemelerle bunların önüne geçebilecek olsak dahi insanların birbirlerine karşı duydukları kin ve nefreti dizginleyemezsek ve hatta cezalandıramazsak, bugün bu çocukları döven adamlar ve tribünlerde birbirlerini yiyen insanların, sokaklarda bu kavgalarına başka başlıklar ve amaçlar altında devam edeceklerinden şüphem yok. Çünkü onları engelleyecek yasalarımız yok!

20 Aralık 2010 Pazartesi

Nerde O Eski Günler


Eskiler daha mı güzeldi ne? İster istemez karşılaştırıyorum 50 - 60 yıl öncesinin taraftarlarını ya da insanların futbola bakışlarını, şimdikilerle. Hatırlayalım istedim o zamanları sadece. Mesela bir arada yaşayabilmek için yırtıyoruz ya kendimizi dar görüşlülere karşı, o zamanlar taraftarlar bir arada otururlardı her maç. Türk'ü, Rum'u, Kürt'ü, siyahı, beyazı, laciverti, kırmızısı, müslümanı, gayrimüslimi farketmeden. Rakip takım tribünü falan da yoktu öyle. Mesela Başkanlar da sürekli ortalarda olmazlardı. Onlar "Başkan"lardı, kulubü yönetenler... Biraz tepede olup sorun çözerlerdi, yaratmazlardı. Futbolcular kendilerini yere atmazlardı. Atanlar olursa da yerdeki o çamuru tatmak için atardı, insanları aldatmak için değil. Stadyumlar vardı Arenalar değil. Daha küçüktü hepsi, herkes kaynaşabilirdi rahatça. "Merchandise" nedir bilinmezdi. Tek merchandise gidilen maçın biletiydi, koçanlısından. Maça gitmek için şık giyinilirdi, her zaman gidilemezdi ne de olsa. Formalarda reklam olmazdı hiç. Futbol endüstriyelleşmemişti bile. Ne güzeldi "endüstrisiz" futbol. Aslında her şeyden önemlisi rakibe, taraftara, hakeme saygı vardı şimdi hiç bir yerde göremediğimiz cinsten hem de. Ha bir de özellikle küfür yoktu tribünlerde. Hatırlasanıza "Ya ya ya şa şa şa Fenerbahçe çok yaşa"lar söylenirdi ya da "Re re re ra ra ra Galatasaray Galatasaray Cim Bom Bom" diye bağırılırdı. Futbol maçları hafta sonları ailece gidilen, piknik, sinema ,tiyatro aktivitelerine alternatif oluşturan bir etkinlik konumundayken, şimdilerde tribünde hele ki kale arkası tribünlerinde kadın izleyici gördüğümüzde "oha kadın gelmiş lan maça" diyoruz maalesef. Her haliyle tercih ederim o günleri şimdiye kıyasla.
Bu yakınmaların ardından çok farklı bir yere bağlamak istedim konuyu. 1 haftadır rahatsızlığından ötürü zor günler geçiren gerçek efsanemizi (sadece Fenerbahçelilerin değil, tüm insanların), Lefter'i unutmamamız gerek. Türkiye'de kaç tane sporcunun heykeli stadın önüne dikilir ki? Kaç tane futbolcu tanıyorsunuz bir kulübün marşına adını sokmayı başarabilmiş? Hepsinden de önemlisi kaç tane Yunan tanıyorsunuz Türkiye milli takımının kaptanlığını yapmış? Sizce böylesi bir durum bugün olabilir miydi? Devşirme bir oyuncuyu milli takımda görmekten midesi bulanan insanların yaşadığı bir ülkeden ve onun spora bakış açısından bahsediyorum. Lefter'i yüceltmemiz için yalnızca, geçmişteki sorunlarına tutsak kalmış iki ülkenin de "vatandaşı" olabilmesi bile yeter aslında. Sporun barış için olduğunun en büyük kanıtı Lefter Küçükandonyadis ve döneminin futbol felsefesi. Lefter sahaya çıkınca inlerdi tüm tribünler hep bir ağızdan o zamanlar. Ne nefret vardı o sözlerde, ne kavga dövüş, ne de sin kaf...
"İstanbul deyince aklıma stadyum gelir
Kanımın karıştığını duyarım ılık ılık
Memleketimin insanına
Daha fazla sokulmak isterim yanlarına
Ben de bağırırım birlikte
Avazım çıktığı kadar
Göğsümü gere gere
Ver Lefter'e yazsın deftere...."

22 Kasım 2010 Pazartesi

Sadece Futboldan Anlayan, Futboldan da Anlamaz

Böyle bir adam işte Cantona. Futbolu çok da geç sayılmayacak bir yaşta bırakmasının tek nedenini "Şimdiye kadar kendime yetecek kadar çok para kazandım bu işten. Daha fazla kazanmak istemenin mantığını anlayamıyorum." diyerek açıklayan bir adamdan beklenen açıklamalar aslında. Belki Altın Top, Altın Ayakkabı veya Dünyada Yılın Oyuncusu gibi ödüller kazanmadı. Belki Kariyerine büyük kupalar, finaller sığdurmadı. Ama hepsinden önemlisi muhalif bir duruş sergiledi hayata karşı. Futbolu "uyutmak" için değil "uyandırmak" için kullandı her zaman. Tam bir sanat düşkünü oldu hayatı boyunca. Kaç tane futbolcu tanıyorsunuz resim yapıp, fotoğraf çekip sergi açan? Veya kaç tane futbolcu vardır Fassbinder'in, Fellini'nin, Pasolini'nin, Rauschenberg'in, Antonin Artaud'nun adını bilen veya hayatında bir kez dahi duymuş olan? Bizlerin bile bilmiyor olması bir eksiklikken bir futbolcudan beklenenden fazlası bunlar öyle değil mi? Bildiğimiz futbolcu modelleri pahalı arabalara binip, gece kulüplerinde eğlenen ve tam bir pop ikonu haline gelmiş insanlar. Bankalarla olan tek ilişkileri hesaplarına yatırılan paraların miktarını ve akışını kontrol etmek. Peki Cantona'nın ve benzerlerinin -ki başka bir benzerini henüz göremedim- bankalara olan bakış açısı? Buyrun:

“Bugünlerde sokaklara çıkınca ne oluyor ki? Ya da ortalığı yakıp yıkınca? Bu hiçbir şeyin yolu değil. Bence insanlar bankalardan tüm paralarını çekmeli. Ekonomik devrim ancak böyle olabilir. İnsanlar çevrenizde bu kadar mutsuzken siz mutlu olamazsınız. Ama devrim gerçekleştirmek gerçekten çok kolay. Sistemin merkezi bankalarsa o zaman bankalar imha edilmeli. Üç milyon insan doğrudan bankalara gidip ne kadar parası varsa çekmeli. Üç milyon, 10 milyon insan bankaları çökertebilir. İşte gerçek devrim bu. Çok karışık birşey değil bu. Sadece gidip paralarımızı çekeceğiz. Silah yok, kan yok ve buna benzer hiçbir şey yok. Bizi başka şekilde dinleyeceklerini sanmıyorum. Sendikaların da bize zaman zaman akıl vermesi lazım”

11 Kasım 2010 Perşembe

Holiganizm: İyi mi Kötü mü?

Aslında sosyolojik bir araştırma konusu olabilir bu pek tabi. Bazen düşünüyorum da Uluslararası İlişkiler okuyup bitirme projemi "Uluslararası Barışta Sporun Rolü" üzerine almışsam, sosyoloji öğrencisi olsaydım "Holiganizmin Çevresel Nedenleri" gibi bir konu seçebilirdim kendime. Öncelikle Holiganizmin "bilinen" tanımını yapmak gerek: "gittiği ortamı dağıtan, içkici, şamatacı, haşarı bir karakter." İngilizler bu tanımı kullanıyorlar holiganlar için. Biraz tanıdık geldi değil mi? Etrafımızda gördüğümüz taraftar profili "cuk oturuyor" adeta.
Pazartesi günü oynanan Beşiktaş - Kasımpaşa maçı sonrası Taksim'de McDonald's'ın (reklama girmez umarım) önünde 3 genç, Kasımpaşa taraftarlarınca -ki taraftar demek ne kadar doğru oluyor bilemiyorum- öldüresiye dövüldü. Belirtmem gereken en önemli nokta ise bu üçlüden birinin kız olması: "Yok Artık!"... Bu gençler ne provakasyon yapan Beşiktaş taraftarı ne de Kasımpaşa'nın en büyük rakibi Fatih Karagümrük'lü. Tek suçları bir tanesinde siyah beyaz bir eşofman altı olması. Çevredekilerin yardımları olmasa belki daha da ciddi sonuçlara yol açabilecek kadar fena dayak yemişler. Evet kız bile fena dayak yemiş.
Ülkemizdeki holiganizm bu şekilde işlemekte maalesef. Farklı renklere karşı olan saygısızlık şu anda Türkiye'nin en büyük politik ve sosyal sorunu olarak çıkıyor karşımıza. Bu "farklı renkler" söylemini istediğiniz gibi algılayabilmek size kalmış. Ancak şu bir gerçek ki -misal- Fenerbahçeli isen kırmızı giyemezsin, Galatasaray tribününde Lacivert montla oturamazsın, Beşiktaşlıysan renkli, özellikle de sarı kıyafetin olmamalıdır bazılarına göre. Durumun önemini açıklayabilmek adına, Fenerbahçe kulüp binasında, içerisinde kırmızı rengi barındıran bir kravat veya bir elbise giymen mümkün değil. İş tanımlarında bunu yazılı olarak belirtmeseler dahi sözlü olarak uyarıyorlar seni. Bilmiyorum aynı şeyler Galatasaray, Beşiktaş veya diğer kulüpler için de geçerli mi?

Türkiye'de gördüğümüz holiganizmi İngiltere'dekine benzetmek mümkün. İkisinin de temelinde nefret, ekonomik bozukluklar ve kendini ifade etme çabaları gelmekte. İkisinin ayrıldığı tek nokta ise İngiltere'deki holiganların bu davranışlarını muhalif bir duruş sergilemek amacıyla yaptıkları. Bu insanlar hayata, düzene, siyasete, kraliçeye, takım patronlarına muhalifler. Bu durumu holiganzimin doğduğu yer olan İskoçya'dan anlamak mümkün zaten. Birleşik Krallık'a muhalif tutum sergileyen taraftarlar kendilerini en iyi ifade edebildikleri yere yani stadyumlara doluşup "Fuck the Queen" tezahüratları eşliğinde "holigan" oldular bir kesime göre ve toplumdan iyice dışlandılar. Ne de olsa kraliçeye duyulan saygıyı göstermenin tek yolu onları bu şekilde yaftalamaktı; çözümü de holigan olarak değerlendirmekte buldular. Aynı durum Arjantin'de de söz konusu. Tarih boyunca darbelerle, baskıcı yönetimlerle, generallerle boğuşan Arjantinliler özgürlüklerini dile getirebildikleri alanlar olarak görmüşlerdir stadyumları. Stadlarda sergiledikleri duruşu meydanlara taşısalardı, hayatlarıyla ödeyeceklerinin bilincindeydiler çünkü. Onlar için stadları tam bir mabet, tam bir direniş merkeziydi. Mutlu olabildikleri tek yer o mabetleriydi her zaman. Onlar için futbol bahane, başkaldırı şahaneydi. Çikolatanın mutluluk verici etkisinden ötürü Boca Juniors'un sahasının adı da "La Bombonera" yani "Çikolata Kutusu" değil miydi zaten? İtalya'nın ezilen halkı güneylilerin (Avrupa'nın Arjantinlileri bir nebze) temsilcisi Napoli için de değişen bir durum yoktu. Kuzey tarafından her seferinde ezilmiştir güney halkı İtalya'da. Kuzey zengin ve varsıldır, güney ise fakir, aç ve yoksul. Kuzeyliler Güneylileri beslemek zorunda değildir verdikleri vergilerle. (Ne kadar benziyor "bir yerlere" değil mi?) Maradona niçin Napoli'yi seçti sanıyoruz ki? Aslında Napoli Maradona'yı seçmişti. Diego için aşina olmadığı hiçbir şey söz konusu değildi bu şehirde. Napoliler'in ünlü bir tezahüratı vardır ve durumu müthiş özetler: "Yarın yine borçlarım olacak ama bu akşam kral benim!"

Egemen sınıfa göre ise bu tutumlar holiganlıktan başka bir şey ifade etmiyor. Sahip oldukları gücü, bir avuç futbol seyircisine kaptırmak istemiyorlar pek tabi ki. Ve yaftalamak kolay: "Holigansınız siz!" Onlara göre hepsi barbar hepsi medeniyetsiz. İsterdim ki bizim holiganizmimiz de Arjantin'in ki İskoçya'nın ki Napoli'nin ki gibi olsun. İsterdim ki bir amacımız olsun bu taşkınlıkları yapmak için. Bir yerlerde haykırmak gerekiyor haksızlıklara, sansürlere, engellere, yasaklara karşı. Keşke bunlar stadyumlar olsa. Keşke öyle yesek holigan sıfatını. Benzinciyi basıp içerdekileri dövenler, Taksim'de siyah beyaz eşofmanlı çocukları pataklayanlar, kırmızıdan, lacivertten, sarıdan, yeşilden nefret edenler "güçlülerce" yapıştırılan holigan etiketini hak etmiyorsunuz. Çünkü egemen sınıfa göre holiganlar onlara karşı olan, muhalif duruş serigleyen ve düzene başkaldıran insanlar. Sizler kategori dışısınız, insanlık dışısınız.

20 Ekim 2010 Çarşamba

Herkes Teknik Direktör, Herkes Çok Biliyor

Yaşadığımız ülkede tam 70 milyon teknik direktör nefes alıp veriyor. Her gün, her maçta kendi takımlarımızın teknik direktörü olmuyor muyuz? "Çıkar Güiza'yı al Semih'i", "Orta sahada Ayhan, Sarp, Barış oynuyorsa yaratıcılık beklenmez.", "Hocam dakika 75... Tam Bobo'yu oyuna alma vakti, al şunu bitir işi.", "Ula Umut, vurucağın topu..." türevi cümleleri hiç mi kurmadınız? Kafanızda kovduğunuz teknik direktörü 2 sezon sonra tekrar işe almadınız mı? Yenilikçileri, zamana ihtiyacı olanları gönderip imprator hayalleri kurmadınız mı? Takımı her sezon kendinizce kurtarmadınız mı? Hala haberi olmayan var mıdır bilmiyorum ama -dünyanın en iyi menajerlik oyunu demeyeceğim- dünyanın en iyi RPG oyunu tam sizlere göre "oturarak" teknik direktör dostlarım. Alışık olduğunuz gibi sadece sizin fikirleriniz geçerli, başkasının değil.

9 Ekim 2010 Cumartesi

Türk'ün Türk'ten Başka Dostu Yoktur... Mu?



(İki resim arasındaki 7 farkı bulunuz...)
-Bulamayabilirsiniz çünkü biz hep böyleyiz-


3-0. Net skor. Süpriz değil, şaşırtıcı değil. Net skor. Sevgili basınımıza armağan olsun bu sonuç. Haftalardır ülke üzerinde öyle bir kampanya başlattılar ki ben bile bir an için "ulan biz dünya üçüncüsü (!) olmuş takımız, kesseler acımaz" tipinden düşüncelere daldım. "Bazı durumlarda" demek istesem de "her durumda" deyip cümlenin girişini değiştirerek, "kendimizi dev aynasında görmeyi ve göstermeyi çok seviyoruz" diye devam ediyorum. En basitinden en kaba tabirle "yahu etin ne budun ne?" demezler mi adama böyle yorumlardan sonra? Belki de demedikleri için gazetelerde, televizyonlarda sıkça rastlıyoruz bu yorumlara. Bizler, her düzenlenen büyük turnuvada finaller oynamış, şampiyonluklar kazanmış, büyük işler başarmış bir milli takıma sahip değiliz ve olamadık da. Aziz Yıldırım Galatasaray'ın UEFA Kupası Şampiyonluğu için "tesadüf" dediğinde aslında bundan bahsetmek istiyordu ama potansiyel dalga unsuru olarak görüldüğünden kimse onu ciddiye almadı hatta kıskançlıkla suçladı. Aziz Yıldırım v2.0 olarak söylüyorum ki: "Galatasaray'ın UEFA şampiyonluğu, Milli Takım'ın 2002 Dünya Kupası'nda kazanmış olduğu üçüncülük, 2008 Avrupa Şampiyonası'ndaki yarı final, -çok büyük bir başarı olarak görmesem de "bak Fenerbahçe'ye laf söylemiyor" dedirttirmemek için yazıyorum- Fenerbahçe'nin Şampiyonlar Ligi'nde çeyrek finale çıkması tamamen birer TE-SA-DÜF-TÜR biline... Bu başarıların tesadüf statüsünden çıkabilmesi için tekrarlanmaları da şarttır. Bu saydıkların birer tekrar değil de nedir diyecek olanlara kısa bir açıklama yapmak isterim: "1 senelik" Avrupa Fatihi Galatasaray'ın yaklaşık 10 yıldır fatihi olduğu Avrupa'da kayda değer bir başarısı yok hatta Avrupa'daki topraklarını kaybetme sürecine girmiş Osmanlı Devleti gibi çöküşler yaşamakta... Yöneticilerinin dilinden konuşursak "Dünya Takımı" olan Fenerbahçe'nin futbolcuları vize almak için herhangi bir ülkenin konsolosluğuna gitseler vize işlemlerinden anlamadıkları için şaşırıp kalacaklar... Milli Takım ise en komik olanı. Hatırlayalım, 1996 Avrupa Şampiyonası: 0 puan (tamam tecrübesizdik, eyvallah); 1998 Dünya Kupası'nda yokuz (hala tecrübesiziz ama); 2000 Avrupa Şampiyonası çeyrek final (Ömer Üründülvari bir şekilde: oooouuuuvv); 2002 Dünya Kupası'nda üçüncülük (evet büyük bir başarı kabul ediyoruz); 2004 Avrupa Şampiyonası yokuz (dünya üçüncüsü değil miydik biz?!); 2006 Dünya Kupası yokuz (hey gidi Kore, Japonya); 2008 Avrupa Şampiyonası yarı final oynadık (işte Türk'ün gücü, helal olsun Fatih'in aslanları); 2010 Dünya Kupası yine yokuz yine yokuz... -küçük bir not düşmek gerekirse bu turnuvaların eleme gruplarının hiçbirinde birinci olamamışız; ya play-off maçı oynayıp çıkmışız ya da ikincilik kontenjanı ile- İşin aslı şudur ki son 8 büyük turnuvanın birinde çeyrek final, birinde yarı final oynamışız, birinde üçüncü olmuşuz, birinde de gruptan çıkamamışız. Geriye kalan 4 turnuvaya katılamamışız bile. Bu başarılar bir tesadüf değil de nedir millet? Başarıların kalıcı olması için, "büyük" takım olabilmek için, "futbol" ülkesi olabilmek için istikrar gerekmekte. Maalesef futbolumuz ve istikrar kelimesi çok ayrı diyarların iki insanı gibi uzaklar birbirlerine.
Merak etmekteyim acaba bazı gazeteciler, yorumcular bu yazdıklarımı yaşamadılar mı? Rakibimiz olan Almanya dünyanın sayılı futbol ekollerinden biri hiç şüphesiz. Katıldıkları her turnuvada bizim tersimize minimum çeyrek final oynuyorlar, dört tanesinden de birini kazanıyorlar. Kağıt üstünde çok az gözüken şansımızı halka yanlış aksettirmek ya göz boyamadır ya da futbolun uyuşturucu etkisini kullanarak halkı uyutmaktır.

Bir de Mesut Özil vakası var tabiki. Mesut Almanya formasını seçtiğinde bu kadar yankı bulmamıştı çünkü ne de olsa daha 17 yaşında bir çocuktu o. Bu yaz Dünya Kupası'nda gösterdiği performans ve hemen ardından Real Madrid'e transferi onu popüler bir ikon haline getirdi ve onun gibi ikonlaşmak isteyen sevgili milliyetçi yazarlarımız sık sık adından bahseder oldu "Nasıl Almanya'yı seçer?", "Türk falan değil bu adam", "Elimizden nasıl kaçırırız böyle bir yeteneği?" ve nicesi şeklinde... Son 1 haftadır ise Almanya - Türkiye maçında Hiddink'in nasıl bir oyun anlayışıyla mücadele edeceğinden, sakatlıkların can sıkmasından, Almanya'nın en önemli yıldızlarından Schweinsteiger'in eksikliği nasıl hissedilecekten çok Mesut Özil'in hangi milletten olduğunu konuştu tüm Türkiye. He bir de Arda'nın pubisinden ama o çok başka bir hikayenin konusu. En çok merak edilen soru da "Gol atarsa sevinecek mi acaba?" oldu. Bu soruyu soranlar empati yapabiliyorlar mı acaba? Veya hiç düşündüler mi Kazım İngiltere'ye gol atsa ya da "Mehmet" Aurelio Brezilya filelerini havalandırsa ve sevinmeseler, aksine üzülseler... Mesut bu akşam o golü attıktan sonra sevinmediğinde kaç kişi sevinmiştir acaba? Eğer buysa milliyetçilik anlayışınız buyrun adam Türk'müş beyler. He bu arada unutmadan Mesut sevinmedi ama biz de mağlup olduk.
Milli Takım'ın milliyetçilik simgesi olarak kullanılması ve bir rant aracı olarak görülmesi herhalde kimseyi rahatsız etmiyor olsa gerek ki kimse de çıkıp "Arkadaş, ne diyorsunuz böyle? Alman Milli takımında Alman oynamıyor, Fransa'da Fransız yok, Portekiz'de Brezilyalılar cirit atıyor, futbol eşittir evrensellik olmuş siz hala şovenistlik peşindesiniz" demiyor ya ben kafayı buna takmış durumdayım. Tarihte futbolu milliyetçilik olgusunu yüceltmek için kullananlar İspanya diktatörü Franco, Almanya diktatörü Hitler, İtalya diktatörü Mussolini ve "Halkımı 40 yıl 3F ile yönettim: Fiesta, Fado ve Futbol" diyerek niyetini de hali hazırda belli etmiş olan Portekiz diktatörü Salazar... Şimdiler de ise FIFA sıralamasında oldukça gerilerde olan ekonomik olarak nitelendirildiklerinde üçüncü dünya ülkesi, gelişmekte olan ülke veya gelişmemiş ülke olarak lanse edilen ülkeler kullanmakta. Bu genellemeye biz de mi dahil oluyoruz peki bu durumda, bunu size bırakıyorum. Sanırım bu türlü eleştirlerin önüne geçmenin tek yolu karşımızdaki insana, eleştirdiğimiz veya hakkında olumlu ya da olumsuz yorum yaptığımız insana saygı duymaktan geçiyor.
"Saygı mı? Saygı ne arar la burda?!
...